Share on whatsapp
Share on telegram
Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin
Share on email

Yangın faciası ve su sorunu

Bu hafta yaşadığımız orman yangını felaketleri hepimizi kelimenin tam anlamışla perişan etti. Gerçekten bir ağaç ve orman katliamı yaşadık, yaşamaya da devam ediyoruz. Ne zaman biteceği hakkında da tam bir fikir sahibi değiliz.

Yıllar boyunca meşakkatle çalışıp sahip oldukları evlerini, tarlalarını, bağlarını, bahçelerini kaybeden vatandaşlarımız için ise ateş düştüğü yeri yaktı. İnsanlarımızı kaybettik, hayvanlar öldü, doğa mahvoldu.

Yaşanan bu mahvoluşun sebepleri, yapılan hatalar, eksiklikler ve hazırlıksız olma hali üzerine ise konuşan konuşana.

Burada biraz durmak istiyorum… Evet, bir felaket yaşadık. Sabotaj dahil çeşitli iddia ve gerekçeler ortalıkta dolaşıp duruyor ve değerlendiriliyor. Gerçek sonuçlar alınmadan kimseyi zan altında bırakmak istemiyorum. Ancak yangınların başladığı günlerde yaşanan aşırı kuru hava, aşırı yüksek sıcaklık ve aşırı hızlı esen rüzgar, tabiatın ne kadar sert ve acımasız olabileceğini gösterdi.

Konuşulması, tartışılması gereken konuların başında ise topraklarının önemli bir bölümünü ormanların oluşturduğu ülkemizde, üstelik küresel iklim değişikliğine bağlı olarak atmosferin yapısı da hızla değişirken olası yangınlara karşı hazırlıksız olma durumumuz ve yapılan ihmaller geliyor.

Şu anda yanan tüm bölgelerin söndürülmesi ilk hedef. Ancak afet kontrol altına alındıktan sonra bu meseleler etrafıyla masaya yatırılmalıdır. Hangi noktalarda hata yapıldığı, eksikliklerin ne olduğu tespit edilmelidir.

Az evvel belirttiğimiz üzere iklim hızla değişmektedir. Soluduğumuz hava, on yıl önceki hava değildir. Sıcaklıklar önümüzdeki yıl ve devam eden yıllarda daha da artacaktır.

Ormanlar tekrar yetişir. Tabi bu alanlar tabiat, turizm bakışı ve devlet menfaati ile değerlendirilir, otel alanlarına veya marinalara çevrilmezse.

Yanan bölgenin eski haline gelmesinin yirmi ila otuz yıl alabileceği ifade edilmektedir. Ancak bilinmelidir ki bir insan yaşamı için uzun sayılabilecek bu süre, tabiatın milyonlarca yıllık yaşamı içinde göz açıp kapama süresine tekabül eder.

Asıl sorun ise Türkiye’deki su kıtlığıdır. Göller, nehirler, akarsular azalmakta ve kurumaktadır. Bu tehlike 2020 itibariyle pratikteki sıkıntılarını daha hissedilir biçimde ortaya koymaya başlayacaktır. Eğer su sıkıntısına çözüm bulamazsak, son günlerde yaşadığımız yangın felaketinin benzeri, belki çok daha fazlası “kuraklık” nedeniyle başımıza gelecek. Hükümeti ve belediyeleri bu anlamda ikaz etmeyi bir görev biliyorum. Aman dikkat.

Tek çare ise su tasarrufu eğitiminin yaygınlaştırılması, tarım stratejileri oluşturulurken su unsurunun daha dikkatli biçimde planlanarak işin içine dahil edilmesi ve deniz suyundan kullanım suyu elde eden teknolojileri ulusal kaynaklarda üretmektir.

Çünkü gelecekte bizi bekleyen en büyük tehlike, susuzluktur.