Share on whatsapp
Share on telegram
Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin
Share on email

Kendi bacağına sıkmak

Ekonomi kötüyse dış güçler sorumlu, göçmenler ülkeye dolup taşıyorsa görüntüler Türkiye’den değil, denizler müsilaj dolunca cehape zihniyeti yaptı, yangın olunca yanan yerler belediye sınırları içinde, Bakanlık sorumlu değil, selden-yangından canı yanana al sana çay derken Türkiye resmen “kendi bacağına sıkan” bir ülke olmuş. Bu halka neden bunu yapıyorsunuz? Bunu yapanlar, bu sözleri söyleyenler hepimiz aynı sıralarda okumadık mı? Aynı mahallede oynamadık mı? Nasıl içinize sindirebiliyorsunuz bu lafları etmeyi? Bunları yaparken vicdanınız hiç sızlamıyor mu, diye dövünürken Türkiye gerçekten “yangın yeri” olmuş, gidiyor…

Şartlar o kadar vahim ki, sosyal medyadan Belediye Başkanları’nın yalvaran videolarını izledikçe, halkın kovalarla, bardaklarla yangın söndürmeye çalıştığını gördükçe, bir de üstüne Bakanların açıklamalarını dinleyince, Türkiye’nin kendi bacağından kendini vurduğunu söylemek hiç de yanlış gelmiyor, öyle değil mi?

Siyasi görüşü ne olursa olsun, halkın devletin gücüne güvenmesi gerekirken, halk çaresizlik içinde çırpınıyorsa, güven veren, çözüm getiren ve gerçekten çözen bir yaklaşım göremiyorsa insan kendini çok fena bir travmanın içinde buluveriyor.

Oysa, aynı gün, arka arkaya çeşitli ülkelerden “uçak” kiralansa ve olay yerlerine denildiği gibi binlerce sorti yapılsaydı, her partinin seçmeni alkışlardı bu çabayı. THK’nın durumuna hiç değinmiyorum bile!

Birleşik Krallık, dört ayrı ulustan oluşuyor ve sadece İngiltere’nin değil. İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda’nın yangın söndürme uçakları bulunuyor ve hava kuvvetleri RAF tarafından yönetiliyorlar. Bizdeki gibi öyle 3 kiralık uçakla değil, bir filoyla müdahale ediyorlar, ihtiyaç durumunda. Yangın savaşçısı olarak tanımlanan pilotların en çömezinin yıllık net kazancı ise 20 bin Sterlin. Kurum, her kademedeki ekip ve ekipman sayısını arttırmak için sürekli kendini yeniliyor ve yeni alanlar açıyor, sadece yangın çıkmasını beklemiyorlar.

Konu sadece yangın söndürme meselesi de değil bu arada.

Britanya halklarının pandemi boyunca hibelerle korunup kollanmasına rağmen, hala daha iyi bir yönetim olsaydı diye muhalefetin basbas bağırdığı bir ülkeden bahsediyorum. Sellerin esir aldığı bir ülkenin insanları neden “yardım çığlıkları” atmıyor biliyor musunuz? Çünkü devletin, iktidardaki parti kim olursa olsun, aldığı vergilerle mutlaka ama mutlaka problemi çözmek gibi bir misyonla iş yaptıklarını biliyorlar. Eleştirmiyorlar mı? Hem de nasıl eleştiriyorlar ama eleştirilerin hepsi “daha iyisine” ulaşmak için.

Birleşik Krallık, İngiliz Milletler Topluluğu’na bağlı ülkelerle ve Britanya topraklarındaki halklarla 200 milyondan fazla insana hizmet veren bir ülke. Hizmet alanlarına sadece ve sadece devletin kurumları ve bütçesi aracılığıyla yetişmek mümkün değil, bu nedenle “vakıf ve yardım kuruluşları” o kadar ön planda ki bu bir devlet anlayışı. Devlet, yardım ediyor, “hibe” ederek yardım ediyor ve yardım kuruluşları da var güçleriyle kaynak yaratıyorlar.

Pandemi esnasında ev-okul döneminde, evinde bilgisayarı veya tableti olmayan öğrenciler için birkaç hafta içinde 1 milyon bilgisayar toplandı ve dağıtıldı. Böyle bir açık olduğu duyurulduğu an devlet kurumları ve yardım kuruluşları harekete geçti. Öğrenciler de, aileler de bize yardım edin diye ülke dışından yardım istemediler, sosyal medyadan duyurmalarına gerek bile kalmadı, gidip okul müdürlüklerine ilettiler ve ihtiyaçları karşılandı.

Hatırlayın, daha ortada aşı yokken, hükümet 300 milyon doz aşı siparişi verdi üretici firmalara, parasını da ödedi. Aşılar üretildiğinde de parayı veren düdüğü çaldı, ilk aşı sevkiyatları Birleşik Krallık’a yapıldı.

Her işin başı ileriyi görebilmek, plan yapabilmek, kaynak yaratabilmek ve o planın iş adımlarını hayata geçirmek değil mi?

Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur diyen Atam, Türk insanını çok iyi tanıyor, potansiyelini biliyor ve hala bize ilham kaynağı oluyorsa, Türkiye’nin bu duruma gelmesinin nedeni ne peki?

İşinin erbabına yani liyakatli insanlara görev, yetki ve sorumluluk verilen her kurum, mutlaka ama mutlaka iyi neticeler elde eder.

Elde edilecek iyi neticeler halkın yüzünü güldürür, karnını doyurur, devletine güvenini arttırır, birlik ve beraberlik duygusunu pekiştirir, kutuplaşmayı önler.

Liyakat, anahtar gibidir. Doğru kapıları açar, doğru işler yaptırır.

Liyakatin olmadığı yerde de bir bakarsın kendi kendini bacağından vuran, yürüyemez hale gelen topluluklar oluşur.

Sonra da dövünürsün “biz nerede hata yaptık” diye, kendine züğürt tesellisi ararsın. Mesela bugünlerdeki bir diğer güncel gündem konusu Olimpiyatlardaki neticelere bakarsın, sevinecek gibi olursun ama 48 ülke içinde 45. sırada olduğumuzu görünce “N’oluyor ya, biz kocaman ve güçlü bir devlet değil miydik, bize yakışıyor mu bu neticeler?” dersin.

Oturup düşünürsün ve konu nereden bakarsan bak mutlaka “Liyakat”a çıkar.

Antrenörü, yangın ekibi, sporcusu, sınır görevlisi, kim olursa olsun, hepsi elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışsa da tepe yöneticiler liyakatsiz ise kendi bacağına sıkan bir ülke durumuna düşersin, sonra da bunların bir kâbus olduğuna inanmak isteyerek uyanmayı beklersin.

Birleşik Krallık’tan sevgiler.