Anadolu mu; “Kaçak, Göçmen, Sığınmacı” serbest bölgesi mi?

GÖZLEM, giderek büyüyen ve “ülkenin yarınlarını karartacak” bu konuyu masaya yatırdı ve uzmanlara sordu, işte görüşleri…
Share on whatsapp
Share on telegram
Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin
Share on email

Türkiye’de son günlerin en sıcak tartışma konularının başında ülkedeki yabancı sığınmacılar ve Afganistan’dan başlayan yeni göç dalgası geliyor. İçişleri Bakanlığı Göç idaresi Başkanlığı’nın resmi verilerine göre, Türkiye’de “Geçici Koruma” statüsü verilen Suriyelilerin sayısı 3,6 milyon kişiye ulaştı. “Düzensiz göçmenler” ile birlikte toplam sayı 5,5 milyon kişiyi aşıyor. “Savaş var” diye ülkesini terk ederek Türkiye’ye adeta yerleşen Suriyeliler, nasıl oluyorsa bayramda tatile yine ülkelerine gidebiliyor. Görünen o ki Türkiye, sığınmacı konusunu daha uzun yıllar tartışmaya devam edecek.

Türkiye-İran sınırından yasa dışı bir şekilde geçerek Türkiye’ye giriş yapan Afgan göçmenlerin durumu, son haftalarda kamuoyunda yoğun bir şekilde tartışılıyor. ABD’nin askeri güçlerinin tamamını Afganistan’dan çekmesi için geri sayım devam ederken ülkedeki çatışmaların şiddetlenmesi ardından Türkiye’ye geçişlerde de artış olduğu öne sürülüyor.

Göç İdaresi Genel Müdürlüğü’nü verilerine göre 2021 yılında, 7 Temmuz itibariyle yakalanan toplam düzensiz göçmen sayısı 62.687. Afganlar, 25.643 ile bu kişiler arasındaki ilk grubu oluşturuyor.

Afganları sırasıyla Suriye, Pakistan, Özbekistan, Irak, Bangladeş, Türkmenistan, İran, Somali ve Filistin’den gelenler takip ediyor. Bununla birlikte yakalanmayan ya da genel olarak herhangi bir resmi kaydı bulunmayan düzensiz göçmenlerin sayısı bilinmiyor. Ülkenin 81 iline yayılan Suriyelilerin yanı sıra şimdi de şehirlerde Afgan, Somali gettoları oluşmaya başladı.

Van Valiliği’nin 19 Temmuz’da yayımladığı bir açıklamada da çeşitli veriler bulunuyor. Açıklamada, düzensiz göçü engellemeye yönelik faaliyetler kapsamında Türkiye-İran sınırının Van’da kalan hudut hattında 2021 yılında içinde 27230 kişinin yakalandığı, 34308 kişinin ise yasadışı yollarla girişinin engellendiği belirtiliyor.

********

Kesin sayı bilinmiyor

Suriyeli sığınmacılar son 10 yıldır Türkiye’nin gündeminde. Üzerinde bir türlü ittifak sağlanamayan sığınmacılar konusundaki rakamlar çok farklı. 2011’de Suriye’de iç savaşın fitili ateşlendiğinde, Türkiye’ye en fazla 100 bin dolayında sığınmacı gelebileceği hesaplandı. Türkiye, o dönemde, 100 bin sığınmacı sayısını kırmızıçizgi olarak duyurmuştu. Sığınmacı sayısı bu rakamın üzerine çıkması durumunda bu insanlar için Suriye topraklarında barınma yerleri oluşturulacaktı.

Türkiye’deki Suriyeli sığınmacı sayısı kesin olarak bilinmiyor. Mülteci-Der’in rakamlarına göre Türkiye’deki geçici koruma altındaki kayıtlı Suriyeli sayısı 23 Haziran 2021 tarihi itibarıyla 3 milyon 684 bin 412. Bu kişilerin 1 milyon 746 bin 253’ünü, yani neredeyse yarısı 0-18 yaş arası çocuklar oluşturuyor. Yaş ortalamaları ise 22 civarında. Resmi olmayan rakamlara göre ise Türkiye’deki Suriyeli sayısı 5,3 milyon civarında.

Bu konuda en iddialı hesaplamaları Ayyıldız Hareketi Lideri Prof. Dr. Ümit Özdağ, ortaya attı. Özdağ’a göre Türkiye’de 3.6 milyonu kayıtlı toplam 5.3 milyon Suriyeli yaşıyor. Özdağ, Türkiye’nin Birleşmiş Milletler Daimi Temsilcisi Feridun Sinirlioğlu’nun “Türkiye 9 milyon Suriyeliyi besliyor” sözlerini esas alarak 2 milyon da başka ülkelerden gelen yabancılar olduğunu söylüyor. Özdağ, “Türkiye 11 milyon yabancıya bakıyor” sonucuna varıyor.

Afganistan yeni risk

Afganların 200-300 kişilik gruplar halinde Türkiye’ye kaçak yollarla giriş yaptığına dair görüntüler endişeleri daha da artırdı. Afganistan’dan gelmesi muhtemel yeni bir göç dalgası ile birlikte 1,5 milyon Afgan’ın Türkiye’ye doğru yola çıkma ihtimali söz konusu. Bu ihtimal bizzat Afganistan Cumhurbaşkanı Eşref Gani tarafından gündeme getirildi. Bununla birlikte hem sahadan gelen haberler hem resmî açıklamalar hem de göçle ilgili uzmanların izlenimleri, ortada şimdiye kadar olandan hem sayı hem de içerik olarak ne kadar farklı bir dalga yaşandığına dair bilgilerin çok yeterli olmadığına işaret ediyor.

Sayısı 6 milyon civarında

Halihazırdaki sığınmacı sorununa şimdi Afganlar da eklemlendi. Resmi rakamlara göre Türkiye’deki Afgan sığınmacı sayısı 220 bin civarında. Ancak bugün sayının 500 bine yaklaştığı tahmin ediliyor. Kaba bir hesapla Türkiye’nin 6 milyon civarında mülteciye ev sahipliği yaptığını söylenebilir. Bu da toplam nüfusun yaklaşık yüzde 7’si anlamına geliyor.

Siyasi tartışmalar

Afgan mültecilerin Türkiye’ye akın akın geldiğine ilişkin Doğu sınırında çekilen görüntülerin ardından başlayan mülteci tartışması hızla devam ediyor. Tartışmalar bazı siyasilerin açıklamalarıyla da mülteci karşıtlığına dönüştü. Bolu Belediye Başkanı Tanju Özcan’ın zam açıklamalarının ardında çok sayıda eleştirinin yanında destek de aldığı görüldü.

CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu da, mülteci tartışmalarıyla ilgili olarak sosyal medya hesabından yeni bir açıklama yaptı. Kılıçdaroğlu, mülteci tartışmaları hakkında daha önce söylediklerinin arkasında olduğunu belirtti. 25 Temmuz’da yayınladığı video klibi alıntılayarak yeniden paylaşan Kılıçdaroğlu, bugün şu açıklamayı yaptı: “Ben ne mültecilerin sömürülmesine ne de güzel ülkemizin emperyalistlerin mülteci hapishanesine dönüştürülmesine razıyım! O demiş, bu söylenmiş önemli değil. Bu videoda gayet net belirttiğim gibi, çok kararlıyım. Sevgili halkım müsterih ol, 2 yılda çözülecek bu mesele, çözeceğim!”

Siz de bileziklerinizi gönderin

Son olarak İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, Kurtuluş Savaşı’nı kastederek, Afganların Türkiye’nin zor günlerinde bileziklerini gönderdiklerini söyledi. Soylu’ya tepkiler gecikmedi.

Sosyal medyada hemen her gün mültecilere yönelik olumsuz çok sayıda görüntü ve fotoğraf da dolaşıma sokuluyor. Tekbirle denize giren mültecileri videosunun ardından, Zeytinburnu sahilinde askeri üniformayla dolaşan çok sayıda Afganlı mültecinin görüntüsü viral oldu.

*******

“ULUSLARARASI İŞBİRLİĞİ İLE ÇÖZÜLMELİ”

Hikmet Sami Türk (Eski Adalet Bakanı)- Mülteciler sorunu Türkiye için önemli bir konu haline geldi. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 14. Maddesi’nde iltica hakkı, sığınma hakkı düzenlenmiştir. Bizim anayasamızda bu konuda herhangi bir hüküm yoktur. Ama İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nde düzenlenen de özellikle siyasi nedenlerle olan bireysel sığınma hakkıdır. Günümüzde insanlar, Suriye ve Afganistan’dan kitle halinde geliyorlar. Kendi ülkelerinden siyasi nedenle geldikleri düşünülebilir. Fakat bu bir çeşit mülteci ve göçmen dalgası halini aldı. Sanıyorum son 4-5 yıl içerisinde Suriye’den göç edenlerin sayısı 4 milyona yaklaştı. Afganistan’dan daha önce bireysel ya da gruplar halinde iltica oluyordu. Ama son zamanlarda oradan da bir artış başladı. Bir olasılık, Türkiye üzerinden geçip Avrupa ülkelerine gitmek istiyorlar. Ama Avrupa ülkeleri örneğin Yunanistan kabul etmiyor. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nde yer alan sığınma hakkının muhatabı olarak kendilerini görmüyorlar. Bu kitle halinde iltica olayları hiçbir ülkenin tek başına altından kalkabileceği bir olay değildir. Avrupa ülkelerinden Türkiye’ye sınırlı ölçüde bir yardım var. Ama Avrupa ülkelerinin bu konudaki tutumu “Biz size biraz yardım yapalım ama siz bu mültecileri bize göndermeyin” yönünde. Bu mülteciler geçici bir süre için değil şimdiden süreci belirlenmeyecek olan bir zaman için geliyorlar. Onlarla birlikte bir takım sorunlar da geliyor. Hatta bazı şehirlerimizde şehrin demokratik yapısı değişti. Örneğin Hatay’da Gaziantep’te bir değişme söz konusu. Türkiye kendi vatandaşlarına iş bulacak durumda değilken bu gelen misafirlere bir de iş ayarlamak durumunda. Veya iş buluncaya kadar iaşelerini sağlamak durumda. Bu hiçbir ülkenin altından kalkabileceği bir olay değil. Bir de işin bir başka yönü var. Türkiye’de Suriyelilerde bu yaşandı. Gelen mülteciler belli bir süre kaldıktan sonra Türk vatandaşlığına geçirilebiliyor. Bu demektir ki 3 yıl sonra onlar Türkiye’de seçmen konumuna gelecekler. Bugünkü siyasi iktidarın bu gelenleri potansiyel bir seçmen kitlesi olarak gördüğü yönünde kaygılar var. Gelenler bir sonraki seçimde seçmen olarak kendilerine bu kolaylıkları gösteren iktidar lehine oy kullanır beklentisi mevcut. Böylece mülteciler veya sığınmacılar sorunu kültürel, ekonomik ve siyasal sonuçları olabilecek bir durumdadır. Bu konuda uluslararası işbirliğinin gerçekleştirilmesi gerekir. Avrupa’nın “biz size para verelim” tutumu kabul edilebilir değildir. Türkiye’nin de bunu kabul etmemesi gerekir. Gelen insanlar, elimizden geldiği kadar yardım etmemiz gereken insanlardır. Türkiye şüphesiz insani duygularla elinden geleni yapar ama bu altından kalkılabilecek bir durum değildir. Bu konuda bir tutumun gözden geçirilmesine ihtiyaç vardır. Ne kadar insanı, hangi koşullarda mülteci olarak kabul edebiliriz? Ne kadar süre burada kalmalarını kabul edebiliriz? Aksi takdirde Türkiye’nin zaten var olan bir sürü sorununa eklenecek bir sorun yumağı ile karşı karşıya kalmış olacağız. Türkiye sınırları bir çeşit yolgeçen hanı kapısı haline geldi. Buna meydan vermemek gerekir. O bakımdan kontrolün yapılması şart. Siz Avrupa ülkelerine yolcu olarak gitmek istediğinizde dahi vize alıyorsunuz. Onu da kolay kolay alamıyorsunuz. Bu sorunun ancak uluslararası işbirliği ile çözülmesi gerekir. Uluslararası işbirliği şart.

*******

“TÜRKİYE’YE YIKICI TUZAK KURULUYOR”

Hüsnü Erkan (Prof. Dr.) – ABD ve AB, Türkiye’ye karşı çok ciddi bir tuzak kuruyor. ABD 21. yüzyılı da Amerikan yüzyılı yapabilmek için Huntington’un Kültürlerarası fay hattı tezini, olumsuz yönde kullanarak dünyayı kutuplaştırıyor. Bu süreç Clinton döneminden sonra Neo-Conlar ile başladı ve ABD’nin derin devlet tezi olarak uygulanıyor. Zira Clinton 2000 yılı İstanbul NATO toplantısında “Dünyanın gelecekte alacağı biçim Türkiye’nin kendine biçeceği role bağlıdır”  diye konuşmuştu. O yıllarda Türkiye’nin AB’ye entegre olmasını da destekliyor ve AB içinde de olumlu bir hava esiyordu. Almanya Başbakanı Schröder de Yeşiller koalisyonu ile Türkiye’nin AB entegrasyonunu destekliyordu. Üyelik için belli fasıllar da açılıyordu. Hatta AKP’de ilk başta bu süreci destekler gözüktü. Ancak gerek batıdaki iktidar değişimleri, gerekse ABD’nin Huntington tezini kullanarak, BRİC ülkeleri dışındaki dünyayı kontrol etmek için yeni bir stratejiye yönelmesi ile her şey değişti. Arap Baharı bu değişimin ilk uygulaması oldu. Arap ülkelerinde aşırı muhafazakar Müslüman Kardeşleri iktidara taşıdılar. Bu uygulama kültürlerarası fay hattı oluşturmanın ilk tuğlalarından birisiydi. Bu süreçte Batı, Arap ülkelerini istikrarsızlaştırdı. Ayrıca terör örgütlerini de kullanarak girdiği ülkelerde, Irak ve Suriye örneklerindeki gibi etnik ve dini açıdan kutuplaşan ve çatışan bölgelere ayırdı. Amaç fay hattının arkasında istikrarsızlık yaratmak ve kendi istediği gruplarla istediğini elde etmekti. Sıra Türkiye’ye gelince süreç önce Mustafa Kemal’in kurduğu sağlam devlet yapılanmasını bozmaya yönelik komplo davaları ile devreye alındı. Bunu AKP’nin muhafazakar, şeriatçı, Arap Kültürüne teslim olmuş tarikatlarla devlet yapısını kontrol altına alması izledi. Daha sonra da kurumlaşmış yapıları devre dışı bıraktıran tek kişi egemenliğine dayalı Cumhurbaşkanlığı sistemini uygulamaya kondu.  Bütün bunlar dahi Türkiye’yi yeterince istikrarsızlaştırmaya ve fay hattının arkasında tutmaya henüz yetmemişti. Şimdide hem APK’nin İhvan ve Müslüman kardeşler eğiliminin kullanımı ile hem de Suriye başta olmak üzere üçüncü dünya ülkelerinden ve son olarak Afganistan’dan başlatılan göç dalgalarını Türkiye’nin başına bela etmeye, Türkiye’ye yıkıcı bir tuzak kurmaya karar verdiler. Bu işin iki büyük aktörü ABD ve AB’dir. Ancak bu stratejinin uygulanmasına fırsat yaratan da AKP iktidarının dar görüşlülüğü ile dini siyasete alet ederek ülkeyi bir Orta Doğu ülkesi olmaya yönlendirmesi ve de kör cehalete teslim olmuş AKP’nin tarikat tabanıdır.

Afgan göçü, Cengiz Han gaddarlığının yaratığı göç dalgasından sonra ortaya çıkan Asya’daki ikinci büyük göç dalgası olacaktır. Batı baş düşman olarak gördüğü Çin sınırında besleyip büyüttü Taliban eliyle büyük bir istikrarsızlık yaratıyor. Karşıtlarını tavuk keser gibi bıçakla boğazı kesilen insanların görüntüleri sosyal medyada dolaşmaya başladı. Bu sürece Afganistan,  Pakistan ve belki de İran’dan katılımlar olacaktır. Batı bu göç dalgasının önünde Türkiye’ye baraj oluşturma görevi vermek istiyor. AKP iktidarının bilim dışı ekonomi yönetimi nedeniyle ekonomimiz 2013 den beri kan kaybındadır. Sonuçta baraj görevi için verilecek döviz sadakasına ülke ekonomisi muhtaç hale gelmiş bulunuyor. AKP iktidarı bu göç dalgasının uzun dönemli tahribatını algılamaktan uzak gözüküyor. Cengiz Hanın yarattığı göç dalgası koca Selçuklu İmparatorluğunu yıkmış ve Anadolu’da uzun süren istikrarsızlık yaratmıştı. ABD ve AB’nin tam da yapmak istediği, Türkiye’ye baraj olma görevi verilirken, fay hattının ve barajın arkasındaki istikrarsızlıktan kendilerine yeni fırsatlar ve yeni kukla devletler çıkarmaya yöneliktir. Batı ve Çin, yapay zekaya dayalı yeni bir uygarlığa yelken açarken;  istikrarsız, kutuplaşmış, kendi sorunlarını çözemeyen ve süper güçlerin oyuncağı konumunda, üstelik akıl ve bilim dışı kör inanca dayalı yöntemlerle yönetilen bir ülke rolü bize biçiliyor. Uygarlıktan hiç pay almamış insanların istilasına yol açacak bu göç dalgasına hayır demeliyiz. Bunun vebalini taşımaya hiç bir insanın ve iktidarın gücü yetmez. Ayrıca Sovyet imparatorluğunu tarihe gömmüş ve ABD süper gücünü dize getirmiş bir Afganistan bataklığında görev üstlenmek akla ziyan bir durumdur. Bizi de bataklığa daha çok çeker.

*****

“GÖÇMENLER ÜLKENİN HER TARAFINA KONTROLSÜZ YAYILDILAR”

Soner Aydın (Emekli Albay) – Ülkemiz; 10 yıldan fazla süredir Ortadoğu, Afrika ve Asya’daki savaş ve olumsuz koşullar nedeniyle ülkelerinden kaçan insanların kontrolsüz bir şekilde sığındığı ve yerleştiği/yerleştirildiği bir ülke konumuna geldi. Henüz mevcut sığınmacı sorununa bir çözüm bulunamamışken bu defa ABD’nin Afganistan’dan çekilme kararının ardından ülkemize yoğun bir Afgan göçü başladı. Şimdiden nüfusumuzun neredeyse %10’u kadar sığınmacıyı ağırlar duruma geldik. Bu durumun; halkımızın büyük bir bölümünde huzursuzluk yaratmaya başladığı çıplak gözle bile görülmektedir.

Birleşmiş Milletler verilerine göre; ocak ayından bu yana 270 bin Afgan’ın ülkesini terk ettiği, bunların büyük bir bölümünün Türkiye’ye geldiği, Kabil’de günde ortalama 8 bin kişinin pasaport kuyruğuna girdiği, bir bu kadarının da insan kaçakçıları tarafından taşındığı, 3,6 milyon Afgan’ın daha yola çıkacağı, İran ve Pakistan’daki 6,5 milyon Afgan’ın sırada beklediği haberleri endişe ve huzursuzluğu daha da artırmaktadır.

Ne durumda olduğumuzu ve nereye gittiğimizi anlayabilmek için; öncelikle, bu kontrolsüz göçün ülkemizin bu gününü ve yarınını olumsuz etkileyeceğini savunanlarla, aksini savunanların düşünce yapısına bakmak gerektiğini düşünüyorum. Kontrolsüz göçün olumsuz etkilerini savunan bilim insanları, hukukçular, ekonomistler, tarihçiler, askerler, siyasetçiler, sivil toplum kuruluşları… somut, bilimsel verilerle; ekonomi, sosyal, sağlık, çevresel, eğitim, barınma, güvenlik konularındaki olumsuz etkilerinden söz ederken ve bunları raporlar halinde sunarken, aksi düşünceyi savunanlar; somut verilere dayanmayan iddiaları (Suriyeli sığınmacılar giderse ekonomimizin batacağı, sanayimizi göçmenlerin ayakta tuttuğu vb.), “muhacir, ensar” kavramını, din kardeşliğini, muhtaçlığı, “el-aman dileyenlere”, “zalimlerin zulmünden kaçanlara” sırtımızı dönemeyeceğimizi, “imparatorluk geleneğinin bunu gerektirdiğini” ileri sürmekte, kendileri gibi düşünmeyeni ırkçılıkla, faşistlikle, alçaklıkla, iş bilmezlikle suçlamaktadırlar. Sanırım bu bakış açıları ile iki düşünce ve yaklaşım arasındaki seviye farkı durumu kavramamıza, nereye gittiğimizi anlamamıza yardımcı olacaktır.

Durumu kavramamıza yardımcı olacak bir diğer konu; müdahil ülkelerin tavrıdır.

ABD radikal İslamcı örgütlerle mücadele iddiasıyla girdiği Afganistan’ı, radikal İslam’ın başını çeken Taliban’a bırakarak, bize de ülkenin jandarması görevini vererek ülkeden ayrılmaktadır. Giderken de sadece kendi seçtiği 50 bin kişiyi ülkesine kabul etmektedir. ABD’nin aynı uygulamayı Irak’ta da yaptığı, ülkeyi fiilen üçe böldükten sonra 1500-2000 kadar Kürt Peşmergeyi Guam’a götürerek eğittiği, hedefine ulaştıktan sonra Irak’tan da ayrılmaya hazırlandığı hatırlanacaktır.

Avrupa ülkeleri; Suriye’den, Irak’tan, Afrika’dan kaçan göçmenlerden bilim insanlarını, başarılı sporcuları, eğitimli insanları, maddi durumu iyi olanları seçerek almış, kalanları bize bırakmıştır. Şimdi de Afgan’lar için en uygun ülkenin Türkiye olacağını ileri sürerek ve bu iş için yardım fonları oluşturacağını söyleyerek sorumluluğu bize bırakmaya çalışmaktadır.

İran ve Pakistan bile ülkesindeki sığınmacıları her yolu kullanarak Türkiye’ye göndermektedir. Kısaca biz hariç bütün müdahil ülkeler bu göçün nüfus yapılarını olumsuz etkileyeceğinin farkındadırlar ve önlemlerini almaktadırlar.

Bir ülke dış etkilere maruz kalmışsa, işgale uğramışsa ve toprak bütünlüğü tehdit altındaysa temel prensip; yerli halkın yerinde kalmasıdır. Mağdur insanlara destek olunacaksa; kendi ülkelerinde, kendi topraklarında koruma altına alınmaları gerekmektedir. Emperyalist Devletlerin etkilerine maruz kalan Irak, Suriye, Afganistan ve Afrika ülkelerinde bunun tam tersi yapılmakta, istenmeyen halk kesimi, etnik gruplar baskı ve şiddete maruz bırakılarak ülkeden kovulmakta, etnik temizlik yapılmaktadır. Böylece nüfus seyreltilmekte, bu ülkelerin zengin doğal kaynakları, emperyalizmin güdümündeki uyumlu yönetimlerle iş birliği halinde sömürülmektedir. Bu ülkelerden kovulanlar da hedef ülkelere yerleştirilmekte, hedef ülkenin nüfus yapısı bozulmakta, sömürgeci planların alt yapısı oluşturulmaktadır. Bizim ülkemiz de hedef ülkelerden birisidir. Güneydoğu Anadolu, Suriye’den gelen sığınmacılar tarafından istila edilmiştir. Şimdi de doğu Anadolu bölgemiz Afgan istilası tehdidi altındadır. Göçmenler ülkemizin her tarafına kontrolsüz bir şekilde yayılmıştır. Bence bu uygulama Ortadoğu’daki emperyalist projenin bir parçasıdır. Kısa vadeli siyasi ve maddi çıkarlar uğruna kutsal inanç değerlerimiz, insani duygularımız emperyalist devletlerin sömürgeci emellerine alet edilmemeli, milli birliğimiz, beraberliğimiz ve toprak bütünlüğümüz tehdit altına sokulmamalıdır.