Share on whatsapp
Share on telegram
Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin
Share on email

Erdoğan, Batının desteğiyle iktidarını sürdürmek istiyor

Gazeteci yazar Murat Kışlalı, GÖZLEM’in ülke gündemindeki önemli olay ve gelişmelerle ilgili sorularını cevapladı. Kışlalı, Merkel’in “3 milyar Euro verelim, Afgan Mülteciler sizde kalsın” önerisi, Türkiye’ye gelen “göçmen / sığınmacı / kaçak” sorunu, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Taliban’la ilgili açıklamaları, AKP iktidarının Mısır ve Libya’dan sonra, Tunus’ta da “İhvancı hükümetlerden yana” çıkması,  Hüsamettin Cindoruk “Kılıçdaroğlu’nun yerinde olsam parlamentodan çekilirim! Büyük bir hareket yapmak lazım” konularında açıklamalarda bulundu.  İşte görüşleri…

GÖZLEM – Merkel’in “ahlaksız teklif” iddialarına sebep olan “3 milyar Euro verelim, Afgan Mülteciler sizde kalsın” önerisi için düşünceleriniz?

K – Bu teklif ve bu tür yaklaşımlar bir taraftan Batı’nın ikiyüzlülüğünü bütün çıplaklığıyla ortaya koyuyor. Anlayana gerçek yüzlerini gösteriyorlar. Diğer taraftan bu iktidardan bu ikiyüzlülüğü ifşa etmeye ve buna karşı savaşmaya dönük hiçbir hamle beklemiyorum. Çünkü Batı’ya meydan okudukları ve bazılarında haklı da oldukları her konuda hep geri adım atıyorlar. Ermeni Soykırımı meselesinde de böyle oldu, Doğu Akdeniz petrol arama sorununda da. Şimdi, Suriyelilerden sonra Afgan mültecileri sorununda da böyle olacak. Çünkü Erdoğan, artık pamuk ipliğine bağlı olan iktidarını bir açıdan Batı’ya borçlu olduğunu düşünüyor. Beraberce çağdaş Cumhuriyet’e darbe vurdukları Batı’nın desteği olmadan iktidarını sürdüremeyeceğini öngörüyor. Basit bir şekilde özetlemek gerekirse; AB ve ABD başta olmak üzere “Batı”, en son Kıbrıs ve Doğu Akdeniz konularında da görüldüğü gibi Türkiye’nin karşısında, karşı ya da “düşman” cephede. Bunu mevcut iktidar da çok iyi görüyor, ancak iktidarını Batı’ya borçlu olduğunu düşündüğünden arada sırada iç siyasete dönük göstermelik çıkışları dışında, Batı’nın düşmanca ve Türkiye aleyhine icraatlarına bir karşılık veremiyor, daha da doğrusu “iktidarını korumak pahasına” vermiyor. Adeta Osmanlı’nın son dönemini yaşıyoruz. “Tarih tekerrürden ibarettir” özdeyişi tüm basitliği ve çıplaklığıyla karşımızda duruyor.

GÖZLEM – Cumhurbaşkanı Erdoğan “Türkiye’nin Taliban’ın inancıyla alakalı ters bir yanı yok. Daha iyi anlaşabileceğimize ihtimal veriyorum” derken, Rusya Savunma Bakanı Sergey Şoygu, “Suriye, Libya ve diğer ülkelerden Afganistan’a IŞİD savaşçılarının gittiğini” söyledi; ne diyorsunuz?

K – Türkiye ile ilgili en doğru bilgileri, özellikle Suriye ve çevresini içeren konularda Rusya’dan alıyoruz. Rus Savunma Bakanı’nın bir tahmin üzerine değil, bilgi üzerine konuştuğunu düşünüyorum. Keşke söyledikleri “büyük çaplarda” doğru olsa da Türkiye’nin başına dert olan dinci, radikal islamcı unsurlar Suriye’den tamamıyla çekilip Afganistan’a gitse. Çünkü Afganistan şimdiden “kaybedilmiş” gözüküyor ve havaalanını korumak için kalmak dışında bu ülkedeki riskimiz, potansiyel kaybımız, Suriye’deki riskimize göre çok daha düşük. Erdoğan’ın söylediklerine gelince, kendi din anlayışına göre bile Taliban ile Erdoğan’ın Türkiye’sinin arasında fersah fersah fark olduğunu kendisinin de kabul ettiğini tahmin ediyorum. Buradaki söylemi daha çok sözde Taliban’a yumuşak, uzlaşmacı bir mesaj vermek ve ayrıca iç siyasette her gün daha fazlasını isteyen aşırı dincilere, radikallere sempatik gözükmek için. Ancak bu söylemiyle Türkiye’de kararsız gözüken veya henüz kararını vermemiş ilk defa oy kullanacak seçmenin büyük bölümünü de “ürküttüğü” kanaatindeyim.

GÖZLEM – Asli görevi, “Ülkemizi, sınırlarını koruma ve güvenliğini sağlama” olan Türk Silahlı Kuvvetleri, Libya’dan, Somali’ye, Irak’tan, Suriye’ye, Afganistan’dan Katar’a kadar, Azerbaycan’dan, Bosna Hersek’e ve daha birçok ülkede “güvenlik” adına bulunurken, “göçmen / sığınmacı / kaçak” istilasında Güney Doğu ve Doğu sınırlarımızdaki “ elek” durumu ve görüntüleri, ne anlama geliyor?

K – Türk Silahlı Kuvvetleri maalesef artık daha çok iktidarın “sözde ülkemiz adına çizdiği çıkarlarının” koruyucusu konumunda. Emir-komuta zinciri içinde kendisine verilen görevleri maalesef askerlerimizin canı pahasına yerine getiriyor. Sığınmacılarımıza kapılarımızın açılması birkaç açıdan bu iktidarın “kasıtlı” olarak yürüttüğü bir politika. Bir defa Türkiye’nin, kendi istismarlarına çok daha açık olacak bir şekilde aşırı dinciliğe açık bir iklime bürünmesine olanak sağlıyor. Yaratılan bu iklimde Türkiye’nin daha kolay “yönetilebileceği”nin öngörüldüğü anlaşılıyor. Hükümetin “Uyum Strateji Belgesi ve Ulusal Eylem Planı 2018-2023” başlıklı bir belgesinde ana hedef olarak bu sığınmacıların ülkelerine geri gönderilmesinin planlanması değil de bilakis “Suriyelilerin Türkleri tedirgin etmeden Türkiye’ye uyumlarının sağlanması” olarak belirlenmiş olmasından, sığınmacıların Türkiye’de kalıcı olarak kalmalarının istendiği anlaşılıyor. Buna göre bu sığınmacıların önemli bir bölümünün yakın dönemde, örneğin 2023 seçimlerinde, seçmen olarak kaydettirilmesinin hiç de küçük bir ihtimal olmadığı anlaşılıyor. Ayrıca yine bu sığınmacılardan, adeta bir “gönüllü kölelik” düzeni yaratılarak ekonomide “işçilik maliyetlerinin düşürülmesinde” faydalanılmasının amaçlandığı anlaşılıyor. Öte yandan TSK’nın yurtdışında üstlendiği görevlerin büyük bölümünün de, ülkemizin güvenliğinden ziyade iktidarın “iktidarını” güçlendirmeye dönük ödünleri, ortaklıkları ve hamleleri olarak görülmesi gerekiyor.

GÖZLEM – Demografi (Nüfus Bilimi) uzmanları, “Bugün Kilis’teki, Gaziantep’teki, Hatay’daki tablo gösteriyor ki, 2050 yılında birçok ilimizde Arap / Afgan” nüfusunun, Türk nüfusunu geçecek” hesabını yapıyor ve söylüyorlar; Anadolu nereye gidiyor?

K – İktidarın bu konudaki yaklaşımının ünlü ekonomist Keynes’in “Uzun vadede hepimiz ölmüş olacağız” sözüyle ifade edilen yaklaşımla örtüştüğünü düşünüyorum. İktidarın vade planının, kendi vadesiyle paralel olduğunu ve bunun da takdiri ilahiye bağlı kalacağının değerlendirildiği kanaatindeyim. Kaldı ki aşırı dinciliğe gelecek nesillerdeki Türk toplumundan çok daha açık olduğunu öngördükleri Afgan veya Arap azınlıkların sayılarının artmasının, kendi hedefledikleri Türkiye açısından çok daha olumlu bir durum olarak gördükleri ortada.

GÖZLEM – AKP iktidarının Mısır ve Libya’dan sonra, Tunus’ta da “İhvancı hükümetlerden yana çıkmasını” nasıl yorumluyorsunuz?

K – Şaşılacak bir şey yok. İktidarın yurtdışında kurduğu iki büyük ortaklıktan birisi Atatürkçü Türkiye’nin kendi çıkarları aleyhine olduğunu öngören Batı ileyse; diğeri de Türkiye’nin zenginliklerinden faydalanıp kendi ideolojilerine göre şekillendirerek sömürmek isteyen aşırı dinci rejimler ile. Bu açıdan da iktidarın bu rejimlerle ortaklığa gitmek istemesi, birbirlerini destekleyeceği ortamlar oluşturması şaşılacak bir durum değil. Doğası gereği, refleksiv olarak yöneldiği bir strateji.

GÖZLEM – “68 yıllık siyaset duayeni” Hüsamettin Cindoruk “Kılıçdaroğlu’nun yerinde olsam parlamentodan çekilirim! Büyük bir hareket yapmak lazım” dedi, görüşünüz?

K – Maalesef iktidarın attığı ve geniş kitlelerin artık “kanıksadığı” düşünülen radikal adımlar, büyük potansiyel tepkilerle birlikte “ya hep ya hiç” olarak adlandırılabilecek bu tür stratejileri de gündeme getiriyor. Cindoruk’un bu önerisi iktidarın ülkeyi yönetemez hale getirip “mecburen” erken seçime gideceği bir ortama getirmeyi hedefliyor. Aslında hakikaten, “teknik olarak” iktidar zaten şimdi de ülkeyi bu şekilde, muhalefetin neredeyse hiçbir etkisi olmadan yönetiyor. İstediğini yapıyor. Parlamento’nun artık siyaset üzerindeki etkisi neredeyse sıfıra indirgenmiş durumda. Ancak böyle bir adımın atılması halinde bile, iktidarın bu durumu “umursamayıp” bilakis fırsat bilerek ülkeyi istediği gibi yönetmeye devam edebileceği ihtimalinin yanı sıra, yapılacak ara seçimlerle Meclis’te anayasal değişiklik yapabilecek kadar büyük bir çoğunluğa ulaşıp, en başta Cumhurbaşkanlığı seçimleri ile ilgili olmak üzere, istediği Anayasal ve yasal düzenlemeleri sorunsuzca Meclis’ten geçirme tehlikesini ortaya çıkarıyor. O açıdan bu kadar tehlikeli ve radikal bir önlem yerine, muhalefetin ısrarla erken seçimi gündemde tuttuğu, hatta bunu “Eğer seçimler zamanında yapılırsa Anayasa’ya göre Erdoğan 3. kez Cumhurbaşkanlığı’na aday olamaz” kampanyasına oturttuğu bir strateji izlemesi bana daha akılcı geliyor. Zaman iktidardan yana. Ekonomi her ne kadar çok kötü de olsa, enflasyonun, kredi patlamasının ve Pandemi sonrası birikmiş talebin etkisiyle aşırı canlanmış durumda, neredeyse bazı açılardan bir “düzelme” algısı yaratılmış durumda. İktidarın siyaseten hem HDP’ye, hem de küçük sağcı partilere dönük attığı adımlar ve getirmeyi düşündüğü düzenlemeler hep zaman içinde kendi işine yarayacak olguları içeriyor. Bu yüzden muhalefet açısından en kısa zamanda seçime gidilmesi, bunun için de bıkmak tükenmek bilmeden erken seçim çağrısını, iktidarın seçimlerden kaçtığı algısını da pekiştirecek şekilde gündemde tutması gerekiyor.

GÖZLEM – 4 ayrı yerden aynı anda başlayan ve büyük mal kaybı ile can kaybına sebep olan Manavgat yangını başta, Yurdun dört bir yanında art arda orman yangınları çıkıyor. “Terörist yangın çıkarmalar” olabilir mi?

K – Hafta içinde iki günde Manavgat’ın da içinde olduğu 41 yangın çıkması; Polatlı Topçu okulu ve Osmaniye’de çıkan yangınlar ile ilgili bazı gözaltına alınmalar olması, yangınların Kayseri, Osmaniye, Mersin, Antalya ekseninde terör örgütünün ulaşmasının görece daha kolay olabileceği bölgelerde gerçekleşmesi gibi bilgiler beraber değerlendirildiğinde, bu felaketlerin ilk bakışta büyük ölçüde bir sabotaj hatta terörist örgüt faaliyeti olma olasılığını akla getiriyor. Ancak şu an için bu konuda çok kati delillere ulaşılmış olmadığı da anlaşılıyor.