Share on whatsapp
Share on telegram
Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin
Share on email

Yetkililerin sessizliği endişelendiriyor

15 Temmuz 2016’daki “FETÖ kalkışması” ya da “FETÖ’cü darbe girişimi” olarak isimlendirilen, “AKP iktidarını hedef aldığı” söylenen ve hala pek çok gizemi içinde barındıran olayın üzerinden 5 yıl geçti. O gün yaşananlara darbe dendi, kurgu dendi, tiyatro dendi, olayın hemen ardından “bazı yandaşlara 100 bin adetten fazla silah dağıtıldığı” iddiasında bulunuldu. Bazıları sıradan vatandaşların sahip olmaları mümkün olmayan otomatik silahlarla verdikleri pozları sosyal medyada paylaştılar, bazıları komşularını tanıdıklarını, çevrelerinde en az 50 kişiyi etkisiz hale getirecek şekilde hazırlıklı olduklarını televizyon ekranlarından ilan ettiler, devleti yönetenler; vatandaşın yarısını kontrol altında tutmakta zorlandıklarını söylediler, siyasi parti liderlerine yapılan fiili saldırıları “bu daha başlangıç…” diyerek övdüler. Son olarak; organize suç örgütü lideri olmakla suçlanan Sedat Peker sahneye çıktı, 15 Temmuz 2016 gecesi ve sonrasında bazı sivil vatandaşlara silah dağıtıldığı, bu dağıtımda AKP gençlik kolları mensuplarının ve devlet memurlarının rol aldığı iddiasını ortaya attı.

Sedat Peker, ayrıntılı açıklamasında; silah devir tesliminde hangi araçların kullanıldığını, kimlerin olaya karıştığını, bunlardan birisinin de İçişleri Bakanlığı personeli olduğu söylenen Ahmet Onay isimli şahıs olduğunu iddia etti. Ahmet Onay; bütün iddiaları doğruladı, ancak “15 Temmuz gecesi yaralandığını, o gece yaralarının taze olması nedeniyle araçtan inemediğini, bu nedenle ne alıp verildiğini görmediğini” ifade etti. Açık söylemek gerekirse bu açıklama bana kısmen bir itirafmış gibi göründü. Şöyle ki; bu vatandaş henüz yaraları tazeyken, gece karanlığında birileriyle bir yerlere gidiyor, orada sandıklar içinde bir şeyler alınıp verildiğine tanık oluyor, vatandaşımız sadece seyrediyor… ne olup bittiğinin farkında değil, merak edip birlikte olduğu insanlara sormamış, sessizce gidip gelmişler. Bence Sedat Peker’in bu iddiası ve Ahmet Onay’ın açıklamaları oldukça dikkat çekicidir.

Konunun dikkat çeken bir başka yönü sessizliktir. Yaklaşık 5 yıldır bazı vatandaşlara silah dağıtıldığı, bu silahların bir kısmının kayıp olduğu, nereye gittiğinin, kime verildiğinin bilinmediği iddia edilmektedir. Buna rağmen vatandaşlarımızı tatmin edecek, endişelerini giderecek, sağlam kanıtlara dayalı cevaplar verilememektedir. Yetkililerin sessizliği endişelendiriyor.

Soru şudur: “15 Temmuz 2016 öncesinde, 15 Temmuz 2016 gecesi ve sonrasında; sivil vatandaşlara, parti gençlik kollarına, birtakım yandaşlara silah ve mühimmat dağıtılmış mıdır, dağıtılmamış mıdır? Ülkemizde devletin güvenlik görevlilerinin dışında silahlandırılmış gruplar var mıdır? Bazı parti üyeleri sosyal medyada paylaştıkları fotoğraflardaki otomatik silahları kimlerden, nasıl temin etmişlerdir?”

Sorulara açık ve net cevap vermek yerine; olayın içinde olanların kaçamak cevaplar vermesi, soru soranlara hakaretler yağdırılması ve darbe yanlısı olarak itham edilmeleri kuşku ve şaibeleri körüklemekten başka bir işe yaramamaktadır.

Böyle bir iddia son derece ciddi, devletin ve toplumun güvenliğini yakından ilgilendiren bir iddiadır. Eğer iddia doğruysa; ülkemizdeki gidişatı beğenmeyen vatandaşlarımızın can güvenliği, birlik-beraberlik ve bütünlüğümüz çok ciddi tehdit altındadır. Yok eğer iddialar asılsızsa; konu ciddiyetle ele alınmalı, sessiz kalınmamalı, siyasi malzeme yapılmamalı, vatandaşlara güven telkin edilmelidir. Sessizlik ve konuyu çarpıtma gayretleri yandaş kesime cesaret vermeyi, karşı düşüncede olanlarda da “benden değilsen korkmalısın, karşında silahlı militanlarım var…” algısı yaratmayı mı amaçlamaktadır? Sükut ikrardan gelir… ikrar da toplumun bir kesiminde tehdit algısı yaratır diye düşünüyorum. Tehdit algısı korunma ihtiyacı doğuracak, karşı cephelerin oluşmasına ve iç çatışma ortamına zemin hazırlayacaktır.

Ülkemizin bulunduğu bölgeyi yakından tanıyan, birlik-beraberlik ve bütünlüğü dış etkilerle bozulan ülkelerde görev yapmış ve gelişmeleri yakından takip eden birisi olarak benim gözlemim; bölgemizi amaçlarına göre şekillendirmek için planlar yapan emperyalist devletler sürekli fırsat kollamakta, farklılıkları istismar etmekte, ayrışmayı körüklemektedirler. Siyasi ideolojilerle ayrıştırılmış, bir siyasi varlığı korumak için ülke içinde kendisine müzahir silahlı gruplar oluşturulmuş, ortak değerlerden uzaklaştırılmış, inanç ve kültürleri istismar edilerek bölünmüş, istikrarı bozulmuş, halkı kutuplaşmış, devletine güven kalmamış bütün ülkeler benzer süreçlerden geçerek bugüne gelmişlerdir.