Share on whatsapp
Share on telegram
Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin
Share on email

24 Temmuz’da basının fotoğrafı… Kim gazeteci, kim değil; hangisi bağımsız, hangisi değil?

Bakın sevgili okurlarım; Bizim meslekte, “muhalif” olmak ile “bağımsız” olmak aynı şey değildir. 

Örneğin, sırf iktidara ve Erdoğan’a muhalif yayınlar yapıyorsunuz diye “biz bağımsızız” diyemezsiniz.

Günümüzde “bağımsız gazetecilik” özünde ve temelinde açıkça söylemek gerekirse “ekonomik” bir kavramdır.

Gazetecilik yahut gazetecilik bağlantılı (okur desteği, kitap telifi, dergi, kitapevi sahipliği gibi) gelirlerin dışında fon, hibe, kamu reklamı alan, özellikle siyasi partilere, iş adamlarına danışmanlık yapan kimse “bağımsız gazeteci” olamaz, bu mümkün değildir.

Bağımsızlığınız ancak “fon”unuz” kadar olur ki; size fon ve hibe veren, devlet bankalarının, şirket ve kurum-kuruluşlarının reklamlarıyla besleyen kişilerin siyasal projeksiyonlarının, hedeflerinin ve onların isteklerinin dışında tek bir haber yapamazsınız.

Buna, “bağımsız” değil, “çakma-yandaş”, gazeteci ve gazetecilik denir.

Olay bu kadar nettir ve “ama…..” ya yer yoktur…

Gerisi de laf-ı güzaftır…

*

Şimdi 24 Temmuz, “basın özgürlüğü günü” diyoruz.

Ne özgürlüğü birader?

*

Öncelikle, gazetecilere uygulanan şiddet kabul edilemez. Çünkü, halkın haber alma hakkının gereği olarak mesleğini yapmaya çalışan gazetecilere uygulanan şiddet demokrasiyi boğmaya yöneliktir.

*

Her rejimde basın vardır.

Ancak özgür basın sadece demokratik rejimlerde olur.

Basının özgür olmadığı bir ülkede demokrasiden asla söz edilemez.

Türkiye de maalesef basının nefesini keserek hızla demokrasiden uzaklaşılan bir süreç yaşıyoruz.

İktidar, “dizini basının boğazına dayamış” boğmaya çalışıyor.

Oysa, basının boğulması demek, toplumun ve demokrasinin boğulması demektir.

*

Türkiye’de iktidar ne yazık ki, uzun süredir sistemli şekilde özgür basını yok etmek için yoğun çaba harcıyor, harcamaya devam ediyor.

Önce devletin gücü ve milletin parasıyla basının sermayesi el değiştirdi. 

İktidar, bir başka deyişle çeşitli yöntemlerle basının yüzde 95’ine el koydu. El koyduğu yazılı ve görsel medyayı iktidarın propaganda aracı haline getirdi. Gerçek gazeteciler yerine yandaşlarını atadı.

Böylece basının nefesini kesti.

*

Ama tam olarak  başaramadı.

Çünkü “kalemini”, “şerefini”, “insanlığını”, “dürüstlüğünü” satmayan sayıları bir avuç gerçek gazeteci ve basın yayın organı çok zor koşullar altında, özgür gazetecilik yapmaya devam ettiler ve iktidarın kontrolündeki yüzde 95’i oluşturan medyaya karşı çok daha etkili oldular. 

Reytinglerde ve okunurlukta iktidar medyasını çok gerilerde bıraktılar. Yaptıkları gazetecilikle Türkiye’de gündemi belirlemeyi başardılar. 

Halk gerçekleri onlardan öğrendi, öğrenmeye de devam ediyor.

*

Bugün, demokrasinin temel dayanağını oluşturan kuvvetler ayrılığını rafa kaldırarak, yasamayı ve yargıyı etkisi altına alan iktidar, dördüncü kuvvet olan basına da büyük ölçüde el koymasına karşın gazeteciliği yok edemedi.

Gerçek gazetecilerin yerine atamayla getirdiklerinin ise gazeteci olmadıkları kısa sürede ortaya çıktı. 

Gazeteciliğin, sadece iktidarı övmek ve iktidar gücüne yaslanarak haraç ve rüşvete aracılık olmadığı kısa sürede anlaşıldı. 

Kim gazeteci kim değil, hangisi bağımsız yayın organı hangisi değil, belli oldu.

*

Bakın sevgili okurlarım;

İzmir’de ve bu ülkenin diğer kentlerinde; çalışandan çok çalışamayan, iş bulamayan gazeteci varsa…

İş bulabilen gazetecilerin büyük bölümünün eline ay sonunda zar zor asgari ücret geçiyorsa…

Sadece son bir yılda 100’den fazla gazete kapandıysa…

Geçen yıl 1000 gazeteci daha işsiz kaldıysa…

İşsiz gazetecilerin sayısı 10 bini aştıysa…

Doğru bildiğini yazan gazeteciler hapse girdi, ya da işinden olduysa…

Türkiye dünyada; Çin, Mısır ve Suudi Arabistan ile birlikte en çok gazeteci tutuklayan ülkeler arasında yer alıyorsa…

4.5 milyon nüfuslu İzmir’de 5 bin satan tek bir yerel gazete bile yoksa…

Bu mesleğe gönül vermiş, bedel ödemiş, donanımlı, tecrübeli gazeteciler küstürülüp en verimli çağlarında köşelerine çekilmişse…

Ülkenin ve mesleğin geleceği, genç gazetecilerin büyük bölümü çalışacak yayın organı bulamadığından ekmek parası için başka işlere yöneliyorsa…

Gazete yöneticilerini iktidar ve yerel yönetimlerin seçilmiş “seçkin”leri belirliyorsa…

Gazetecilerin eğitim ortalaması ortaokul seviyelerine düşmeye başladıysa…

20 yıl önceye kadar iletişim fakültelerinde eğitim almak için yüzde 1’lik dilime girmek gerekirken bugün bu rakam yüzde 20’nin üzerine çıktıysa…

İktidarlara ya da politikacılara sırtını dayamış, eğitimsiz, donanımsız kişiler kendine gazeteci ve hatta yazar diyebiliyorsa…

Gazetecilerin adı şantaj, tehdit gibi kelimelerle yan yana geliyorsa…

Okuduğun yazılar, dinlediğin haberler hep aynı, yavan ve gerçek sorunları anlatmaktan uzaksa…

Okulda, fabrikada, tarlada, hastanede hakkın yeniyorsa ve bu durum kamuoyunun gündemine yeterince gelmiyorsa…

O kentte, o ülkede de “özgür basın” ya da “basın özgürlüğünden” söz etmek mümkün değildir.

*

Peki neden böyle oldu diye merak etmiyor musunuz?

Basının bu hale gelmesinin tek sorumlusu iktidar mı?

Değil dostlar, değil…

En az iktidar kadar suçlu olan bir de sizler varsınız!..

Neden biliyor musunuz;

-Bir lira verip gazete almadığınız için,

-Çocuğunuza gazete okuma alışkanlığı kazandırmadığınız için,

-Kamu çıkarlarını savunan, dürüst bulduğun, halkın sorunlarını yazan gazetecileri arayıp yüreklendirmediğin için,

-İktidarları eleştiren köşe yazarı ya da gazeteci işten atıldığında kıyameti koparmadığın, ona maddi-manevi destek çıkmadığın için,

-Ana haber bülteninde bile komik, içeriği boş, eğlencelik videolar yayınlanırken, “Bu nasıl haber bülteni kardeşim!” diye kanalı telefon yağmuruna tutmadığın için,

-Yazdıkları nedeniyle özgürlüğü elinden alınan gazeteci için düzenlenen mitinglere, gösterilere, tepkilere katılmadığın için,

-Yönettiğin kamu kurumunda ya da belediyede gerçekleri yazan, yıllarını bu mesleğe vermiş gazeteciler yerine seni destekleyen, senin güdümünde olanlara destek verdiğin için,

-Senin partine hatta senin partinin içinde senin bulunduğun gruba destek veren, “Gazeteci mi? Politikacı mı?” olduğu belli olmayanlara prim verdiğin için,

-Şantajcı olduğunu bile bile gazeteci olduğunu iddia edenlere “Aman bulaşmasın” diye destek sağladığın için…

İşte tüm bunları yapmadığın, kılını bile kıpırdatmadığın için; halkın, bireylerin, haksızlığa uğrayanların hakkını arayan, kamu çıkarlarını savunan, genç ya da yaşlı ama ilkeli, eğitimli, donanımlı gazeteciler bugün senin ihmalkarlığın, vurdum duymazlığın yüzünden “özgürlük” çığlıklarıyla “kı.ını” yırtıyor.

Ve sizler de bu yüzden gerçekleri yeterince öğrenemiyorsunuz…

*

Bak arkadaş;

Böyle yapmadıysan sana söyleyecek sözüm yok.

Ama hem böyle davranıp hem de, “Bu ülkede, bu kentte; özgür, nitelikli bir basın niye yok?” diyorsan,

Nazım Hikmet’in şu satırlarını size söylenmiş kabul ediyorum:

“Kabahat senin demeye dilim varmıyor ama, kabahatin çoğu senin be kardeşim!..

————————————————————————-

TÜRK BASINI’NIN REKLAMLA İMTİHANI

2000’li yılların başında, basının “reklam alamama” diye bir sorunu yoktu. 

İrili-ufaklı özel sektör ilanları, emlak-otomobil, iş, personel ilanlarıyla kendi yağıyla kavrulabilecek bir bütçe her basın kuruluşu için mümkündü. 

Belediyelerin reklam verme alışkanlığı da yoktu. Hatta böyle bir “gelir kaleminin” olabileceği akla bile getirilmiyordu.

*

Zamanla, iktidarın pompalamasıyla perakende sektörünün yükselişi, AVM’ler dışında kalan küçük ticari işletmelerin birer birer harcanmasına yol açtı. 

İrili-ufaklı reklam veren işletmeler kepenk indirdikçe, basının özel ilan-reklam havuzundan aldığı pay düştü. 

İnternetin de baskısıyla küçük ilanlar adını verdiğimiz iş-işçi-emlak-otomobil-2.el menkul-gayrimenkul ilanları da gazetelerden elini ayağını çekti. 

İlk başlarda devasa bütçeler isteyen TV reklamcılığında fiyatlar sürünmeye başladı, TV ve radyoların düşük bütçeyle reklam yayınladığı bir ortamda, tirajları giderek gerileyen gazete ve dergilerin ayakta kalması da zora girdi.

———————————————————–

SUNİ TENEFFÜS, BELEDİYELERDEN…

AK Parti iktidarı, basın üzerindeki mutlak egemenliğin gerekliliğine inanıyordu. Nitekim gelişmeler de o çerçevede izlenebiliyordu. 

“Eski zihniyetler” medyadan el çektirilmeye başladı… 

Basın organları hızla el değiştirdi. 2000’de medyaya hakim olan isimlerle, bugünküleri yan yana koyalım. 

Kim kalmış bir bakalım; ne dediğimiz net anlaşılır?

Bir yandan da, bugün FETÖ dediğimiz, geçmişte ise “Beraber yürüdük biz bu yollarda” ve “Ne istediler de vermedik” cümlesinde anlamını bulan dinci terör örgütü, hem hükümette hem de basında ve basının yeniden dizayn edilmesinde etkili-yetkili kılındı.

Yayın yönetmeninin kim olacağı, kimlere yazar olarak köşe açılacağı, TV programlarına kimlerin çağrılacağı (ve hatta asla çağrılmayacağı) artık medya patronlarının kendi karar verebildikleri işlerden değildi.

*

Habercilik ilkesi “iktidarın işine yarayanı yayınlamak, hoşlanmayacağından uzak durmak” olarak belirlenmiş, yeni yeni medyalar türedi. Bununla da kalınmadı, tek görevi muhalefete (kestirmeden CHP’ye desek) ağız dolusu hakaret etmek olan basın organları çıktı. 

Adını sanını bilmediğimiz bir sürü “kalemşör” TV ekranlarını, bir sürü şarlatan gazete sayfalarını işgal etti. Her ne kadar gerçek gazetecilerin rolünü çalmış olsalar da, bu kişilerin yaptığı (ve halen yapmaya devam ettikleri tek şey) sadece iktidar borazanlığıydı. (Balyoz-Ergenekon ve diğer kumpas davalarına girmeyeceğim ama o kumpaslar da, gazeteci rolü yapan bu misal trollerin açtığı yoldan gidilerek, tere yağdan kıl çeker gibi sahneye kondu, unutmayalım.)

*

Gelirler düştü, düştü… 

Eskiden farklı çizgilerde olan basın-yayın organları bile “çaresizlikten” doğru yolu bulup iktidarın limanına demir attı… Hem merkezi hükümet hem de belediyelerin çok büyük bir çoğunluğu iktidar partisine bağlı olduğundan, tek sesli bir medyaya doğru yuvarlandık…

*

2006-2007’lere geldiğimizde, iktidara yakın kimi uyanıklar, belediye bütçelerini çoktan keşfetmişti o sıra… 

8-10 yapraklı, uyduruk gazetelere sayfalar dolusu belediye reklamı alıyor, çuvalla para kazanıyorlardı.

Para kokusu çabuk yayılıyor elbette. Bu furyaya zaten zor durumda olan günlük-haftalık gazeteler de koşar ayak dahil oldu.

 Radyolar geri durdu mu, hayır! 

Televizyonlar; elbette hayır! 

Radyo ve televizyonlar program sponsorluğu, gazeteler ilavelere aldıkları reklamlarla kendilerini ayakta tutacak fonu sağladılar.

Ancak o ilanları alanlardan beklentiler de isteniyordu: “Olumsuz tek satır yayınlamayın!” (Aslında bunun istenmesine de gerek yoktu, bizim meslek erbabının çoğunluğu yeter ki para gelsin, sansüre de oto-sansüre de çoktan teşneydi, bir şey denmeden de gereğini yapardı. Ve yaptı nitekim!..)

*

Böyle yola sokuldu, olumsuz  tek satırın olmadığı, Reis ne derse, onun manşetlere çıktığı, memleketteki her şeyi toz pembe gösteren, yeni medya düzeni… (Rockefeller gazetesini yapanlar bile bu kadarını hayal edememişlerdir, muhtemelen.)

*

Ve fakat…

 “Kendi ayağımıza sıkarız, habercilik olmazsa, vatandaş bu gazeteyi niye okusun, bu televizyonu neden izlesin?” diye soran olmadı. Kimsenin hakkını yemeyelim, soranlar oldu tabii de, dinleyen çıkmadı…

Ve gazetecilik kamu işinden çok ticari bir iş olarak algılanmaya başlandı.

Yoksa müteahhit bey, para kazanmayan bir gazeteyi niye elde tutsundu ki?

Para kazanmanın yolu bulunmalıydı.

Görünen tek yol vardı: Belediye ilanları… 

O ilanları alabilmenin “manevi” bedeli de vardı elbette… 

Ama kimsenin umurunda olmadı.

Her şeye rağmen; o günlerden bu yana mevcut basın yayın organları ayakta kalabildiyse… 

Belediye bütçelerinden yapılan bu suni teneffüs sayesindedir.

Peki belediye bütçeleri, sonsuz kaynak mı derseniz? 

Değildi tabii… 

Gün geldi, iktidar partili belediyelerin, Reis’in hısım akrabalarının kurdukları vakıflara, organizasyonlara milyonlarca liralık-milyarlık bağış ve hibeler yüzünden belediye bütçelerindeki gedikler büyüdü, büyüdü… Artık yama tutmaz hale geldi… 

————————————————————-

SORUMLUSU GAZETECİLER Mİ?

Medyanın parasızlıkla imtihanını anlatırken durumu abarttığımı, karikatürize ettiğimi düşünenler olacaktır… 

Aslında konuların üzerinden atladığımı, çok eksik yazdığımı bilmelisiniz. 

Belediyelerden “zarf alan gazeteciler” gibi tanımlamalar, günlük hayatımıza neden girdi? 

Bugün “Hangi gazetecilerin maaşları(!) belediyelerden ödeniyor?” konulu tartışmalar-değerlendirmeler neden yapılıyor? 

Neden bunlar tartışılıyor? 

Yoksa ateş olmayan yerden tüten duman artık durdurulamıyor mu?

*

Bakın sevgili okurlarım;

Gazeteciliğin içinde bulunduğu ortamın sorumlusu, kurumu için mesai veren gazeteciler değil, faturayı ödemek zorunda kalanlardır.

Bir yayın organının kapanması, borç-harç içinde kıvranması, kimseden destek görmemesi çok acı elbette! 

Ama bu sektörde başka iş bulmaları artık neredeyse olanaksız hale gelen gazeteci arkadaşlarımızın işsiz kalması daha da acı!

Umalım ki!

Aklını başına devşirip, ana ilkesi “gazetecilik yapmak”, “kamuoyuna haber vermek” olan yayın organlarına destek olacak insanların sayısı artsın..

Aksi halde, mevcut basın-yayın organlarının sonbahar yaprakları gibi, birer birer düşüp rüzgara kapıldıklarına tanık olacağız. 

Tek çıkar yol var; iş dünyasının, okurların, demokrasi ve özgürlük yanlısı patron- çalışan-kurum-kuruluş-STK’ların, meslek odalarının; kim olursa olsun, mesleği, meslek onurunu, kimsenin maşası olmamayı ilke edinen gazete ve gazetecilere, reklam vererek, satın alarak, abone olarak destek olmasıdır.

Çünkü okunma sayıları, tıkları, tirajları ya da izlenme oranları ortada… 

Gerçekten habercilik yapanları ayakta tutmak zorundayız.

Unutmayın; bugün yaşatır, ayakta tutabilirsek, yarın da ayakta kalacaklardır…