Yurt çapında kentsel dönüşüm yerine Kanal İstanbul’a 15 milyar dolar gömmek inat ve ısrarı ne demek?

Bilim insanları “acil kentsel ve yapısal tedbirlerin gerektiği uyarılarını yaparlarken, GÖZLEM “15 milyar dolar Yapıya mı, Kanala mı harcanması gerektiğini” uzmanlara sordu, işte görüşleri…
Share on whatsapp
Share on telegram
Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin
Share on email

Yurt çapında yüz binlerce aile, milyonlarca insan “deprem riski altında can güvenliği olmadan” yaşıyor. İktidarın, yerel yönetimlerle el ele, “deprem riskli bütün bölgeleri kapsayacak bir kentsel dönüşüm ve yapı yenileme planlaması” ile hemen harekete geçmesi gerekirken, bilim adamlarınca da reddedilen “geleceği karanlık” bir Kanal İstanbul projesine “15 milyar dolar” harcama inat ve ısrarında olması ülke gündemindeki yerini koruyor.

Hükümet, birkaç gün içinde Doğu Anadolu’dan Bingöl’den, Marmara’ya, Ege’ye kadar ülkenin dört bir yanında art arda depremler olurken ve “sadece İstanbul’da 7 milyon riskli yapı” varken, Montrö Anlaşması’nda delikler açacak, müteahhitlerine ve başta Katarlılar olmak üzere Kanal’ın etrafındaki arazileri kapatanlara büyük rantlar sağlayacak bir proje için “iç / dış kredi aramaya” devam ediyor.

Muhalefetin “kredi vereceklere karşı” yaptığı “İktidara geliyoruz, bu krediler ödenmeyecek” açıklamalarına, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Tahkimde söke söke sizden alırlar” cevabı da tartışılıyor. “Sizden” ne demek; “Milletin parasıyla ödenmeyecek mi o krediler?” tepkisi sürüyor.

Milyonlarca riskli yapı var

Yurdun her tarafında üst üste depremler olurken, ülke gündemine “Depreme ne kadar hazırlıklıyız, neler yapıldı, nelerin yapılması gerek” sorusu girdi.

“Dünyada bir yıl içerisinde 500 bin deprem olduğunun, Türkiye’de de “riskli bölgeler olduğunun altını çizen AFAM Müdürü Prof. Dr. Mehmet Fatih Altan, “İstanbul’da 22 milyon yapının 7 milyonu riskli yapıdır. Üniversitemizdeki laboratuvara gelen binaların yüzde 95’i riskli çıkmıştır” dedi.

Ege Denizi son günlerde beşik gibi sallanıyor. Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı verilerine göre son üç günde 110’dan fazla deprem oldu.

Dokuz Eylül Üniversitesi Deprem Araştırma ve Uygulama Merkezi Müdürü Prof. Dr. Hasan Sözbilir, Ege’de Tuzla fayı üzerinde 6.9 – 7’ye varan büyüklükte, Seferihisar fayında ise 6.7 büyüklüğünde depremler olabileceğini söyledi.

Bilim adamları, İzmir’in altındaki Tuzla / Seferihisar / Yağcılar / Gülbahçe faylarının bazılarının 7.2  şiddetinde deprem üretebileceği görüşünde.

Bingöl depremi…

Bilim Akademisi Üyesi Yer Bilimci Prof. Dr. Naci Görür, Naci Görür, 5.2’lik Bingöl depreminin ardından İstanbul için felaket senaryolarını sıraladı. Görür, “Yedisu dediğimiz alanda da deprem bekliyoruz, gerçekten endişeleniyorum. Doğu Anadolu Fayı, Karlıova’dan başlar, Adana’ya kadar devam eder. Kuzey Anadolu Fayı da Karlıova’dan başlar, İstanbul’a kadar devam eder. Karlıova zonu bu iki fayın kesiştiği yeri ifade eder. Dün meydana gelen 5.2’lik deprem bu zonda meydana gelmekle beraber, Doğu Anadolu fayının üzerinde değildi. Bu faya paralel bir fay üzerinde meydana geldi. Bu bölgeye sıkıntılı dedim bunun nedeni de Doğu Anadolu fayı üzerinde deprem beklediğimiz bir yer var o da Karlıova, Göynük arasında Bingöl kesiminde bu alan en son depremi 1876 yılında üretti ve o zaman 7.2 büyüklüğünde bir deprem üretmişti. Ve oranın şu anda en az 7 büyüklüğünde deprem üretme potansiyeli var. Son deprem meydana gelince bu zon içerisinde, aynı bölgede olan depremler birbirlerini tetikleme, birbirlerine stres transfer etmek gibi özellikleri olabilir. Yedisu dediğimiz alanda da deprem bekliyoruz, gerçekten ben endişeleniyorum. Yakın bir gelecekte Yedisu fayı üzerinde de deprem olabilir. Son depremin olduğu yerde de bir tarafında sıkıntı var, büyük deprem bekliyoruz, bir diğer tarafında da sıkıntı var” dedi.

‘İstanbul ciddi hasar görebilir’

Görür İstanbul için şu açıklamayı yaptı: “Çevre Şehircilik Bakanımız çıkıyor 200 bin binanın dönüşmesi lazım diyor. 200 bin bina demek minimumdan alıp 4 katlı deseniz her birinde de 2 daire dersek 8 daire yapar her bina da 200 bini 8’le çarparsanız 1 milyon 600 bin daire demektir. Her bir dairede 4 kişi yaşadığını düşünseniz. Demek ki olası bir depremde can güvenliği olmayan 4-5 milyon insan buluyorsunuz. Tabii bu binaların hepsinin bir depremde yıkılacağını düşünmeyin ama 4-5 milyon insan deprem çok ciddi yara alabilir hasar alabilir diye düşünün.”

Görür, “Yapı stoku itibariyle hazır değil. İstanbul’u depreme hazırlamak yapı stoğuyla da olmaz. Halk zaten depreme hazır değil. Beklediğimiz deprem olduğu zaman İstanbul’da doğalgazdan ne kadar yangınlar ve patlama olacağını bilmiyoruz. İstanbul’da barajlar deprem sırasında barajlar ayakta kalacak mı acaba? Ben Küçükçekmece Barajı’nın depreme karşı ayakta durabileceğini hiç sanmıyorum.  Deprem olunca milyonlarca ton moloz ortaya çıkacak. Bu molozu nasıl kaldıracaksınız? Nereye bunları yığacaksınız? Bunları gömmekle bitmiyor. Toprağa gömerseniz insanları besin zinciri vasıtasıyla zehirlersiniz, ülkede kanseri patlatırsınız hastalığı yayarsınız. Bu konularda hazırlığınız olması lazım. Marmara Bölgesi Türkiye’nin kalbi bu iş gücü kaybını, bunu çalıştırmak düğmeye basarak olmaz, aylarca yıllarca sürebilir” şeklinde konuştu.

*****

“PLANLANMA AÇISINDAN CEHALET EKONOMİK AÇIDAN SEFALET ABİDESİ”

Hüsnü Erkan (Prof. Dr.)- Stratejik mekan planlaması ve sürdürülebilir kentsel yaşam açısında “Kanal İstanbul Projesi”  tam bir cehalet örneği. Zira bu planlamada ne topoğrafyanın özellikleri, ne bölgesel planlama kriterleri, ne İstanbul gibi aşırı nüfus yoğunluğunun olduğu kentsel yaşamın sağlıklı sürdürülebilirliği, ne bölgenin ekosistemi ve doğal çevre dengeleri, ne de boğazlarla bağlantısı açısından siyasi etkileri dikkate alındı. Bunun da ötesinde uzun dönemli ekonomik rantabilitesi hesaplanmamış; sadece günümüz iktidarının rant hevesine kurban edilmiş bir girişim özelliği taşıyor. Bu projenin uygulanması durumunda, yatırımın olgunlaşma döneminde bazı çevrelere sağlayacağı rantlar ötesinde, gelecek için verimli olmayan, kaynak yaratmayan ülke ekonomisine dinamik katkı sunmayan verimsiz bir yatırım özelliği taşıyacaktır. Tüm bu özellikler dikkate alındığında bu girişim bir planlama değil, stratejik planlama hiç değil, aksine banal bir cehalet örneği olarak rant hırsına kurban edilen kent ve ülke ekonomisini yansıtıyor. Böyle olduğu içindir ki, zaten halkın ve toplumun bilgisinden kaçırılarak,  ortada fol ve yumurta yokken bazı körfez ülkelerinde arsa olarak pazarlanması yapıldı. Halka, topluma ve ülke ekonomisine hizmet etmek yerine, belli çevrelere rant sağlayan akıl dışı ve bu nedenle cahilce bir proje olma özelliği taşıyor.

Ekonomik açıdan sefalet yaratması, toplum yararına üretken bir yatırım olmaması yanında, toplumun açlık, yoksulluk ve yoksunlukla, iş dünyasında KOBİ’lerin varlık yokluk mücadelesi verdiği bir dönemde kaynakların bu verimsiz alanlara aktarılmasından kaynaklanıyor. Ayrıca yapılacak çoğu yatırımlar Yap-işlet-devret projesi olarak yaptırılırken verilecek uluslararası garantiler nedeniyle torunlarımızın bile geleceğini ipotek altına alıyor. Şimdiye dek yapılan köprü, otoyol ve şehir hastanelerinde verilen garantilerin ülkemiz ekonomisine getirdiği yükler, bugün dünyada en çok kamu ihalesi alan 8 şirketten ülkemizde olan 5 tanesine gidiyor. Bu yandaş holdinglerin iktidardan sayısız vergi borcu affına konu olması bir yana,  geçilmeyen yol ve köprüler ile dolmayan hastanelerden kamu kaynaklarını hortumluyorlar. Ayrıca hem çocuklarımızın geleceğini;  hem de yoksul vatandaşlar ile kapanan KOBİ’lerin bugününü çalıyorlar. Kısacası ekonomimiz adeta bu 5 yandaş müteahhide çalışıyor. Bunun bedeli topluma açlık, yoksulluk, yoksunluk ve pandemide duçar kalan vatandaşa kredi borcu olarak yansıyor. Ekonomik zayıflığın yarattığı sefaletten kurtuluş için ülkenin limanlarından savunma sanayine kadar bir seri varlığı, Körfez zenginlerine peşkeş çekildi.

Ekonomimiz 2013 yılından beri en zayıf dönemini ve halkın büyük kesimi yoksulluk dönemimi yaşarken, toplumun son kaynaklarını Kanal İstanbul gibi toplumun geleceğini ipotek altına alan bir proje yönlendirmesi akıl, bilim ve çağ dışıdır. Toplumumuzun iki acil sorunu vardır. Bunlardan birisi pandemi sürecinin yaralarını sarmak, yoksullukla mücadele ve kapanan KOBİ’lerin yeniden canlandırılmasıdır.  İkincisi ise yine bilim akıl ve çağ dışı plansızlık içinde yaratılan çarpık kentleşmenin, bir deprem anında yaratacağı sorunları önleyici projelere yönlenmesidir. Bilindiği gibi, Türkiye dört yandan, dört ayrı yeryüzü plakasının kıskacındadır. Güneyden Arap yarım adası plakası, kuzeyden Rusya plakası, batı da balkan ve Güney batıdan Afrika plakasının baskısı altında güçlü deprem faylarının tehdidi altındadır. Bu gerçeklik giderek ülkeyi tehdit ederken bu alanda çok ciddi bir kentleşme ve konut politikasında yenilenmeye yönelmesi gerekiyor. Japonya bu konuda örnek alınabilir. Oysa iktidarın rant yaratmak için ürettiği Kanal İstanbul projesi, bu her iki soruna katkı yapmak şöyle dursun, tam da bunların yapılmasını engelleyen bir alternatif bir set olarak toplumun gündemine taşınıyor. Üstelik depremselliğe ivme vermesi bile söz konusu. Yoksulluk ve deprem toplumu ciddi boyutta tehdit altına alırken,  toplumun geleceğini kent rantları üzerine kurgulamak, akıldışı, bilim dışı ve de cahilce bir proje olduğu kadar, verimsiz kaynak kullanımı nedeniyle ve depremde yıkılacak binalar ve kaybedilen canlar nedeniyle toplumda sefalete davetiye çıkarma anlamı taşıyor.

******

“FATURAYI YİNE GARİBAN HALKIMIZ ÖDEYECEKTİR”

Burhan Özfatura (Eski İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı) – Kanal Projesi de İstanbul ve Marmara Denizi’nde var olan ekosistemde büyük değişikliklere neden olacağından, çevre üzerinde hesaplanamayan, öngörülemeyen yıkıcı sonuçları olacaktır.

Kanal İstanbul ile ilgili olarak, gerçek anlamda, risklerin ve itirazların değerlendirildiği bir ÇET raporu maalesef bulunamamaktadır. Var olan ÇET Raporu, AKP iktidarının talepleri ve yönlendirilmesi doğrultusunda hazırlanmış, ısmarlama bir rapor olduğu için, Kanal İstanbul’un çevre üzerindeki olumsuz etkilerini araştırmadığı gibi, görülen ve bilinen olumsuz etkilerini de kamuoyundan gizlemektedir.

Kanal İstanbul, içinde geçtiği Sazlıdere ve Terkos Havza alanlarını yok edecektir. Yer altı sularının ve Terkos Gölü’nün tuzlanması riski vardır. Devlet Su İşleri’nin gizlenen raporuna göre, İstanbul’un su ihtiyacını karşılayan havzaların yüzde 29’u yok olacaktır. Su kaynaklarının yüzde 29’unu kaybeden İstanbul’un kurulacak yeni yerleşim yerleri ile nüfusu ise yüze 10 artacak, bir başka ifade ile İstanbul’da kişi başına temin edilen su miktarı yüzde 40 oranında azalacaktır. Küresel ısınma nedeniyle yağışlarda büyük düzensizlikler olmakta ve her yıl sıcaklıklar artmaktadır. Kanal İstanbul projesi sonrasında su kaynaklarının önemli bir bölümünü kaybeden İstanbul, kurak geçen bir yılda, kente yeterli su sağlanamadığı bir ortamda yüzlerce insanın kentten göç etmesi, ekonomik ve eğitim faaliyetlerinin büyük ölçüde durması riski ile karşı karşıya kalacaktır. 23 milyon metrekare orman alanı, 136 milyon metrekare tarım alanı yok olacaktır. Konunun uzmanları, Marmara Denizi’nin ölü bir deniz haline gelme riskinin büyük bir ihtimal olduğunu söylemektedirler.

Konunun esas üzücü tarafı İstanbul için çevre, ülkemiz için ise ekonomi yıkım projesi olan Kanal İstanbul için; ülkemizin saygın eğitim kurumları olarak kabul edilen İTÜ, ODTÜ, Boğaziçi Üniversitesi’nden, DSİ ve ilgili bakanlıklarda görev yapan sorumluluk sahibi yüzlerce bürokrattan hiçbir itirazın gelmemesi, muhtemel tehlikelere karşı hiçbir uyarının yapılmamasıdır. Üniversitelerimizin ve ilgili bürokrasinin bir koro halinde inanmadıkları Kanal İstanbul projesini savunmak zorunda kalmaları, fikir ve ifade hürriyetlerinin üniversitelerimizin ve bürokrasinin işlevsizliğinin ve içinde bulundukları içler acısı durumun da bir göstergesidir.

İnatla ve tek kişinin keyfine göre yapılan işlerin ağır faturasını (Aynen yap-işlet projelerinde olduğu gibi) yine gariban halkımız ödeyecektir. Sadece rant peşinde koşan yandaşların cepleri dolacaktır.