Atatürk düşmanlığı gün be gün atakta… millet “yeter artık” diyor…

Share on whatsapp
Share on telegram
Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin
Share on email

Ayasofya’da düzenlenen törende yaptığı konuşmada sözleriyle Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü hedef alan emekli imam Mustafa Demirkan’a tepkiler büyüyor. İktidar kanadı konuyla ilgili sessizliğini korurken, yurt sathında Atatürk büst ve heykelleri saldırıya uğruyor.

Danıştay kararlarına rağmen, Tarikatlar ile okulların sosyal faaliyetlerinde öncülük etme protokolleri” imzalanıyor… Valiler, kaymakamlar “Atatürk ve Cumhuriyet düşmanı, İstiklal Savaşı’na karşı çıkan, İngilizlerle işbirliği yapan kişileri anma törenlerine katılıyor… Müftüler “Selanik göçmenlerine ‘Sabetayist” diyor, imamlar, hatta “İstanbul’u İngiliz – Fransız istilasından kurtararak, Ayasofya’nın ‘yeniden Kilise yapılmasını önleyen’ ve de kendilerinin bugün o koltuklarda oturmalarını sağlayacak Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran” Atatürk’e, Cumhurbaşkanı ile Meclis Başkanı’nın önünde “Ayasofya’yı müze yapanlara” diyerek ‘Diyanet İşleri Başkanı’nın izinden yürüyüp’ lanet okuyor, hatta “zalim ve kafir” diyor… Cumhurbaşkanlığı’ndan, Meclis Başkanlığı’ndan,  “dahası “Cumhuriyet” savcılarından “tık” yok… Ve ne yazık ki, Anadolu’da bir kaymakam bu meczuba sosyal medyada “Bu yüzyılda yetişen en kıymetli alimlerden biri” diyerek sahip ve arka çıkıyor…

Atatürk’e hakaret edenlerle ilgili olarak “göstermelik ve sonu gelmeyen” soruşturmalar açılıyor, göstermelik “görevden almalar” yapılıyor. Çoğunlukla sonrasında ne olduğunu bilen yok. Bazılarının “ödül gibi ‘başka’ görevlere atandıkları” görülüyor…

Bitmedi; yurt sathında, Atatürk büst ve heykelleri saldırıya uğruyor… Resimleri Üniversite WEB sitelerinden siliniyor… Stat, cadde, park isimleri değiştiriliyor…

“Bu acı ve kabul edilemez” tabloyu yaşayan Atatürk’ünü seven, sayan, O’nun “Türkiye Cumhuriyeti ve Türk Milleti için nasıl bir değer olduğunu bilen” milyonlar da “Yeter artık, hesap sorulmalı” diyerek, İktidardan da, Muhalefetten de, Yargı’dan da, Sivil Toplum Örgütlerinden de, Medyadan da “ciddi olarak harekete geçilmesini, tepkilerin gösterilmesini ve tedbirlerin alınmasını” istiyor ve bekliyor…

GÖZLEM, “Türkiye Cumhuriyeti’nin bekası ile ‘doğrudan’ ilgili olan” bu konuyu gündemine aldı ve uzmanlara “a) Ne yapılmak isteniyor, b) İktidar ne yapıyor, c) Muhalefet ne yapıyor; d) Yargı ne yapıyor, e) Sivil Toplum Örgütleri ne yapıyor, g) Medya ne yapıyor g) Ne yapılmalı?” sorusunu sordu. İşte görüşleri…

“ATATÜRK’E SALDIRANLAR CAHİL, BAĞNAZ YA DA HAİNDİRLER”

Hüsnü Erkan (Prof. Dr.) – Sondan başlayalım, “fesli” gibi  “keşke Yunan kazansaydı” diyenler ile İngiliz ajanlarının kışkırtması ile Şeyh Said gibi isyancıların izinde olarak Atatürk’e küfredenler hem hain hem cahildirler. Zira Atatürk bu vatanı kurtarmasaydı sonucun neler getirmiş olacağını bu kişiler hala muhakeme etmekten yoksunlar.  Dini bir ideolojiye dönüştürüp onu günlük siyasetin bir aracı olarak kullanan ve Atatürk’ün laiklik düşüncesine ve Atatürk’e küfredenler hem cahil hem de bağnazdırlar.  Cahil olduğu bilincinde olan insan mütevazi olur. Ulu orta konuşmaz.  Okumamış Anadolu bilgeleri bunlar arasından çıktı. Oysa okumuş bağnazlar ise en katı cahillerdir. Öğrendiği sınırlı bilgiyi bağnazlık kalıplarını ve cehaletlerini güçlendirmek için kullanırlar ve kör cehalete ve yobaz düşüncelere saplanırlar. Kutsal din duyguları, bu ölümlü ve geçici dünyada, insanların psikolojik sığınakları ve rahatlama buldukları konfor alanlarıdır. İnsan beyni ve zihni, her türlü inancı ürettiği gibi, en başta yaşamı sorgularken dini inançlarda sığınır ve rahatlama bulur. Bu nedenle kutsal dini inançları, kendi çıkarı için kirletenler en çok dinin kendisine zarar verirler. Dini inançlar tartışılmaz. Herkesin kendine bırakılması gerekir. Zira inancın insan zihninde şekillenişi,  insanın kendi iç dünyası ve yaşanmışlıkları ile ilgidir.  Başkalarının müdahalesinin önlenmesi gerekir. Bu da ancak özgür ve laik bir sistemde korunur. Oysa tarikatlar ve tarikat şeyhleri, diğer insanların inançları üzerinde tahakküm kurarlar. Üstelik Tanrı ve din adına.  Sadece kendi tarikatlarını hak ve bütün diğerlerini batıl görürler. Bu durum da toplumun tarikatlar arasında bölünmesine neden olur. Mutlaklaşan tarikat kuralları, aklı dışlarken bağnazlığın ve cehaletin giderek güçlenmesine hizmet eder. Oysa kutsal din, ancak akılla bütünleşerek yücelir. Din bilgelik ister, bağnazlık değil. Bu nedenle 13 yüzyıl Türk İslam’ı,  Peygamberimizde olduğu gibi İslam’ı akıl dini olarak ele alırken Mevlana, Yunus Emre, Hacı Bektaş, Hacı Bayram gibi bilgeler yetiştirdi. Din, Tanrı aşkı ve insan sevgisi olarak şekillendi. Atatürk’ün tam da istediği,  kutsal dinin cahil tarikat şeyhlerinden kurtarılması idi. Atatürk, yarı cahil tarikat şeylerinin emrindeki kapalı gruplar olan tekke ve zaviyelerin Osmanlı ve Selçuklu’da yarattığı bölünme, çatışma ve tahribatı gördüğü için bunları kapatıp; şeffaf bir kurum olarak Diyanet İşleri Başkanlığını getirdi. Ancak bu gün ne yazık ki bu kurum da tarikatlarca paylaşılmış durumda. Daha da kötüsü, tarikatlar Milli Eğitim Bakanlığı üzerinden okulları ve yeni yetişen gençliği kendi bağnaz düşünceleri yönünde yönlendirme yarışında. Ne yazık ki mevcut iktidar bunu kolaylaştırıp, tarikat vakıflarının önünü açıyor.  “Kindar ve dindar gençlik” anlayışı içinde gençleri eğitmeye kalkarken, toplumu kutuplaşmaya itiyor. Muhalefet bu konuya yeterli eğilmiyor. Yargı, laik ve demokratik cumhuriyet değerlerini savunmak yerine, yaratılan otoriter ve kapalı sisteme biat eder konuma geldi. Sivil toplum örgütleri otoriter sistemin yaratığı korku nedeniyle sinmiş durumda. Medya, kontrol altına alınıp, otoriter sisteme yandaş konuma taşındı. Kısacası toplumda aklı ve özgürlük kısıtlandıkça, ülke cehalete ve bağnazlığa itiliyor. Bu işin çözümü için, kutsal dinin kendi işlevi içinde tutulması yanında, sosyal sorumluluk içinde aklı, özgürlüğü ve bilimi savunan kişiler olarak, kendi çapımızda ve kendi imkanlarımızla Atatürk’ün gösterdiği çağdaş uygarlık yolunda gayret ve çaba göstermeliyiz. O Atatürk ki, 20. Yüzyılın yetiştirdiği iki büyük dâhiden biridir. Bilim alanında Einstein; devlet ve yönetim alanında Atatürk. Ferasetiyle düşünen ve olayların arka yüzlerini de analiz eden Atatürk, Avrupa ideolojik diktatörlerin pençesinde sürünürken; her türlü ilerlemenin yolunun akıl ve bilim olduğunu; akıl ve bilimin yol göstericiliği dışında karmaşık sorunları çözmenin mümkün olmadığını yaptıklarıyla kanıtladı. Kişisel dehası ile döneminin güneş batmaz imparatorluğu olan dünya süper gücü İngiltere’ye, müttefikleriyle birlikte hem Çanakkale’de hem Anadolu’da iki kez diz çöktürdü. Her ikisinde de elindeki kaynaklar değil; onun dehası bu sonucu yarattı. Nihayet, Atatürk gibi dâhi yetiştiren Türk Toplumunu da kendi kontrolü altına almanın tarikat şeyhlerini kullanılmaktan geçtiğine ilişkin stratejiyi 1920’de uyguladı. Propaganda için çıkarttığı Mavi kitapta ve tarihçi Toynbee’nin kitaplarında bunlar yer aldı. Batı hala bu stratejiyi İslam ülkelerinde aktif uygularken din adamı kılığındaki bağnaz cahilleri kullanıyor. Çözüm Atatürk’ün gösterdiği akıl bilim ve teknolojiyi rehber edinen aydınlık yoldan ve kutsal dinimizi herkesin kendine saklamasından geçiyor.

“SORUMLUSU, DİN ADINA ATATÜRK DÜŞMANLIĞI YAPANLARDIR”

Namık Kemal Zeybek (Eski Kültür Bakanı)- Atatürk’e düşmanlık hep vardı. Bunu yapanlar yaptırım olmayacağını düşünüyorlar. Hatta göze gireceklerini düşünüyorlar. İktidarın tutumu bunu yüreklendiriyor. Atatürk karşıtlığına neden olan ortamı iktidar besliyor. Peki neden besliyor? Kökeninde onu bulacağız. Osmanlı’nın son dönemine gitmemiz gerekir. O kadar kökten bir konudur. Osmanlı’nın son döneminde Osmanlı’yı kurtarmak amacıyla üç ana akım gelişti. Bunlardan biri Osmanlıcılık, bu çabucak söndü, gitti. Geriye kalan akımdan birisi Türkçülük, birisi de İslamcılıktır. İslamcılar, İslam birliği ümmet kavramını ortaya atarak hiç olmazsa Osmanlı dışındaki Müslümanları da birleştirmeyi amaçlamakla birlikte Osmanlı içindeki Müslüman unsurlardan bir ulus meydana getirelim, bir millet meydana getirelim diye düşünüldü. Bu millet zaten var anlayışıyla bir akım meydana geldi, buna İslamcılık diyoruz.  Bir de daha çok Tazminat’tan sonra açılan okullarda okuyan, çoğunlukla Fransızca olmak üzere dil bilen, Batı kaynaklarını takip eden, gidip orada okuyan ve dönen insanlar baktılar ki dünyada milliyetler çağı yaşanıyor. Yani her millet kendi milliyetine sımsıkı sarılıyor. Batının üstünlüğünün nedeninin bilim bilincinde olmaya bağlı olduğunu öğrendiler. Böylece Türkçülük kavramı doğup yayıldı. Ve bilim… Türkçülük ve bilimcilik birlikteydi. O dönemin Türkçüleri bilimcidirler ve aydınlanmacıdırlar, çağdaşlaşmacıdırlar. Milli kökleri korumak ama bunun yanına da batının bilim yöntemlerini alarak devleti yeniden bir Türk devleti olarak kurmak şeklinde bir akım doğdu. Bütün bu Türkçü kadronun içinde en bilgilisi en kararlısı da Mustafa Kemal’di. En çok okuyanı, batıyı en iyi bileni ve Türklüğü en iyi bileni… Bıçak kemiğe dayanıp Osmanlı ortadan kalkmak zorunda olunca batılı devletler cihat savaşı sonrasında yendikleri devletlere dayatmalarda bulundular. Ve Osmanlı’ya da artık sadece İstanbul’da bir kukla padişah, tamamen batılıların elinde kukla padişah, bir de orta Anadolu’da Türklere bir yurt bıraktılar. Orta Anadolu ve Dersim’de… Kalanı paylaştılar. Padişah buna razı oldu çünkü padişahlığını sürdürecek. İslamcılar ne yaptılar? İslamcılar büyük ölçüde teslimiyetçi oldular. Hilafet dedikleri uyduruk kavramın yanında yer aldılar. Medreselerine yapıştılar. Dolayısıyla İslamcı dediğimiz akım doğal bir durumda Atatürk’ün başlattığı kurtuluş savaşına karşı oldular. Hatta Yunanla birlikteydiler ve Yunan’ı destekliyorlardı.

Batı Anadolu’da iki müftü Konstantin için camilerde hutbe okuttu. Onu devlet başkanı saydılar ve hutbe okuttular. Hutbe okutmak demek onun devlet başkanlığını tanıyoruz, biz ona tabiyiz demektir. Gene iki şey biliniyor. Yunan ordusunun başarısı için dua ettirdiler. Bu İslamcılar içinde batının da kültürünü almış insanlar var. Mesela Mehmet Akif. Mehmet Akif İslamcılıkla bir yere varılmayacağını anlayıp Türkçü oldu.

İslamcı derken, İslam’ı ideoloji haline getiren hem iç uygulamalarda hem dış siyasette İslam’ı temel alanlardan söz ediyorum. İslamcılık ideolojisine bağlı olanlar hem milli kurtuluş savaşına karşıydılar hem sonra Türkiye’yi çağa uygun bir hale getirmek, aydınlanmacı bir Türk devleti kurmak için adına Türk devrimi dediğimiz uğraşılara karşı oldular. O İslamcılar sönüp gitmedi ki…

Ne yazı ki Atatürk’ten sonra Türkiye’de karşı devrim gelişti. Ve ihtiyacı çok aşan imam hatipler, ilahiyat fakülteleri, kuran kursları açıldı. Neticede İslamcılık Türkiye’de azgınlaştı. Ve bir takım aslında İslamcı olmayan hatta Müslüman bile olmayan kişilerin İslamcı akımın etrafında toplanmaları, onu desteklemeleri… Yüzde 34’lerle başlayıp yüzde 50’lere ulaşmak nasıl oluyor? İslamcıların desteklediği akım, Türkiye’de iktidara geldi. Zaman zaman tabii içlerindekini dışa vuruyorlar. Mesela iki sarhoş diyorlar. Atatürk’ün resimlerini bir yerlerden indirip duruyorlar. Hiçbir şey yapmıyorlarsa Atatürk’ün resminin yanına kendilerinin reisi olarak bildikleri kişinin resmini asıyorlar. Bu Türk devlet geleneğine aykırıdır. Türk devlet geleneğinde cumhurbaşkanının resmi, resmi dairelere asılmaz. Bu yeni başlayan bir moda. Hatta kimi yerlerde Atatürk’ün resmi yok. Resmi olarak ülkeyi yönetenler bunları yapınca bir takım izbe yerlerde köşelerde bucaklarda tarikat okullarında çocukların beyinleri yıkanıyor. Bu büyük bir hastalık Türk toplumunda, bu hastalık ya bu ülkeyi yok eder, ya da bu ülke bu hastalığı yok eder. Din tarafından yönetilen devletlerin uzun süre yaşaması mümkün değildir. Göçer giderler. Şu an meslek okulları yok. Cumhuriyet, meslek okullarını açıyordu. Türkiye’de yüzbinlerce imama ihtiyaç mı var yani? Ama mesele o değil.

Atatürk’e karalama yapanlar, Atatürk’e saldıranlar, Atatürk’e deccal diyenler karanlıktan aydınlığa çıkıp görüşlerini oralarda söylüyorlar. Çoğalıyor. Bu gidiş bir yere varmaz. Atatürk’ten kopmuş bir Türkiye, kökü kesilmiş bir ağaç gibidir. Türkçülük, bilimcilik, akılcılık ve çağdaşlıktan koparılmış bir ülke, köklerinden kopmuş bir ülke gibidir. Ben bunun çok uzun sürmeyeceğini düşünüyorum. Köklerin çok sağlam olduğunu biliyorum.

Türkiye’yi fethettik istediğimizi yaparız diyenler, akıllarını başlarına almalıdırlar.

20 yıl önce yapılan anketlerde Türkiye halkının yüzde 90’ı hem Atatürk’ü severdi hem de peygamberi severdi.

Z kuşağı denilen 2000’lerden sonra doğmuş olan gençlerimizin 7 milyonundan 5 milyonu dinsiz. Deist, Ateist… Bunun toplumun toplamına yansıması eskiden yüzde 90 Atatürk’ü ve peygamberi severken Atatürk’ü seven şimdi yüzde 70 oldu. Ama “Her işinizde peygamberi örnek alır mısınız?”sorusuna “Alırım” diyenlerin oranı da yüzde 62. Tamam Atatürk’e karşı bir takım soğumalar, hakaretler var ama bir taraftan din de gidiyor. Bunun sonucu bir müddet sonra belki yirmi yıl belki otuz yıl sonra bu ülkede Müslümanların oranı yüzde 20’lere düşecek. Dinsizlerin oranı çoğalarak geliyor.

Bütün bunların sorumlusu, din adına Atatürk düşmanlığı yapanlar, dinin temsilcisi gibi görülüp her türlü rezaleti, hırsızlığı, alçaklığı yapanlar ve çağdan kopmuş bir din anlayışını topluma yaşatmaya çalışanlardır.

“NE İSLAMI NE DE ATATÜRK’Ü BİLİYORLAR”Yusuf Hallaçoğlu (Eski Türk Tarih Kurumu Başkanı)- Maalesef Türkiye’de din adamı sıfatını taşıyan kişiler ne Atatürk’ü gerçekten bir yerlerden okuyup öğrenmiş, ne Atatürk hakkında bilgi sahibiler ne de gerçekte İslam dininin ne olduğunu biliyorlar.  İki cepheden ele aldım. Milli Mücadele döneminden beri İstanbul’daki padişah ve yandaşları damat Ferit gibi insanların Kuvayi Milliye’ye karşı oluşturdukları cephenin bugünkü temsilcileri bu kişiler. Hala padişahlığı isteyen, hala sanki dini bir müesseseymiş gibi hilafeti isteyen insanlar bunlar. Bunlar halifeliğin ne demek olduğunu bilmiyorlar. Bu insanlar bir kişinin iman sahibi olup olmadığını, bunun derecesinin sadece Allah tarafından belirlenebileceği hususunu da bilmiyorlar. Eğer bir kişiye haksız yere kâfir derseniz kendiniz imandan çıkıyorsunuz İslam dinine göre. Çünkü şirke giriyorsunuz Zira Cenabı Allah diyor ki, insanların birbirinden üstünlüğü yoktur. Üstünlük sadece takvadadır. Yani iman derecesindedir. Onu da sadece “Ben bilirim” diyor. Ama bunlar kendilerini Allah yerine koyup kişileri kâfir yapıyor. Dolayısıyla imanlarını kaybediyorlar. Bunun için İslam’ı bilmiyorlar diyorum. Atatürk’ü yalnızca kulaktan dolma bilgilerle biliyorlar. Ama gerçek nedir, onu bilmeden iftira atıyorlar. Şimdi Atatürk gibi bir insan düşünün ki Osmanlı döneminde var olmayan, İslam dini ile ilgili önemli hususu Türk milletine kazandırdı. Bu neydi? Normalde herkesin okuyabileceği Tefsir ve meal yoktu Türkçe. Atatürk ilk defa Türkçe meal ve tefsir hazırlattı Elmalılı Hamdi Yazır’a. Ve böylece insanların inandıkları dinin kitabını okuyup anlamalarını sağladı. Böyle bir insana kafir demek kendilerinin dinden çıkması demektir. Bu zihniyette olanlar cahiller, İslam dinini bilmiyorlar, üç Kuvayi Milliye’ye karşı kurulan Kuvayi İnzibatiye’nin temsilcisi olarak bugün hala yaşıyorlar. İşin garip tarafı bunu söyleyen kişilere başta cumhurbaşkanı olmak üzere orada bulunan devlet adamlarının ses çıkarmayışları. Bu aynı zihniyette olduklarını veyahut gaflet içinde olduklarını gösterir.  Ayasofya gibi büyük camilere Osmanlı döneminde getirilecek imamlarda bir takım şartlar aranıyordu. Arapça’yı, Farsça’yı, Latince’yi, Hıristiyanlığı bilmesi gibi şartlar aranıyordu. Bu şartları taşımayanlar büyük camilere tayin edilmiyordu. Şimdi bu ad altında tayin edilenlerin bu söylediğim vasıflardan hiçbirisine sahip olmadığı görülüyor. Daha önce bir ilahiyat hocası getirildi. Adam bulamadılar mı getire getire onları getiriyorlar anlamakta zorluk çekiyorum. Hâlbuki çok değerli, bu konuyu hakkıyla yerine getirecek insanlarımız var, din adamlarımız var. Getirsinler onları. Hiç olmazsa Kuran-ı Kerim’i okumakla dindar olduğunu zannetmekten kurtulsun insanlar. Cenabı Allah Kuran’ı insanların okuyup anlamaları ve bununla amel etmeleri için indirmiştir. Yoksa okuyup sevap kazanmak için değil. Anlamadığınız şeyin sevabı yok zaten.