Share on whatsapp
Share on telegram
Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin
Share on email

Atatürk’e küfürle bu ülkeyi kurtaramazsınız!..

Ne bu böyle ya?

Biri tetik çekti, diğeri talimat verdi. 

Biri uyuşturucu sattı, öteki ihalelere fesat karıştırdı. 

Biri gazete bastı, diğeri gazeteci öldürdü. 

Biri kemikleri kuyulara attı, öteki çocuklara kıydı. 

Biri çaldı, biri çırptı. İhtişamlı sofralarda milleti soyma pazarlıklar yaptı. 

Ama hepsinin ağzındaki laf; “vatan için yaptık. Vatanı çok seviyoruz…”

Hadi len ordan; “vatan” için yapmışlarmış…

Bizimle dalga mı geçiyorsunuz?

*

Ortada onlarca ton uyuşturucu iddiaları var, yüzlerce insan için gözaltı kararı veren savcılar suskun!.

*

Bir vekilin bir kadını öldürdüğü iddiası var fakat belediye başkanı ellerini arkadan bağladı diye feryat figan eden iktidar milletvekilleri suskun!.

*

Eski başbakanın oğlunun uyuşturucu ticareti yaptığı iddiası var, fakat emniyet teşkilatı suskun!.

*

Milyonların oyunu alan belediye başkanları tutuklu, vekiller, gazeteciler “terörist” diye tutuklu. Ama hakkında bu kadar şaibe yaratılan bakan hakkında en ufak bir soruşturma yok.

Buna; “su çürüdü, tuz koktu” denir!..

——————————————————————

Şimdi sıra imamlarda!..

Denize düşen “yılana” sarılır derler.

“Çaresizliği” ifade eder. Sonuç alınamayacağı bilindiği halde, son bir çırpınış için denenir.

Bu ülkede çoğumuz; özellikle imamların “Atatürk’le ne alıp-veremedikleri var?” diye merak ederiz.

Bugün, o imamların iktidardan güç alarak işin boyutunu, Atatürk’ü zalimlikle, hainlikle suçlayacak kadar ileri taşımaları…

Hem de Cumhurbaşkanı’nın huzurunda, TBMM Başkanı’nın önünde gerçekleştirmeleri…

Kimsenin çıkıp “siyaset yapıyorsun, burası cami” diye “posta” koymaması…

Denize düşenin yılana sarılmasıdır!..

*

Çünkü…

O imam, YÖK Başkanı’nın kayınpederi…

O imam, Cumhurbaşkanı’nın yakın arkadaşı…

O imam, belki de törende böyle bir konuşma yapsın diye seçilmiş kişi.

O zaman soru şu?

O imam belli ki Atatürk’e hakaret etmeyi önceden planlamış. Peki, Türkiye Cumhuriyeti’nin oturdukları makam itibariyle 1 ve 2 numaralı “büyüğü”nün huzurunda; Saray’dan onay almadan o imam böyle konuşabilir mi?

…………………..(!)

*

Bakın; Atatürk’e tahammülsüzlük,  açıkça Türkiye Cumhuriyeti’ne tahammülsüzlüktür.

Bence sorun bu!..

Atatürk üzerinden sürekli kinlerini, nefretlerini kusuyorlar…

*

İktidar kanadının söylediği şu:

“Atatürk’ün asgari saygıyı hak ettiği konusunda uzlaşmalıyız.”

Lafa bakar mısınız?

*

Arkadaş, dur bi yahu!.. Neyi, kimle uzlaşacağız?

Bu vatan topraklarında zaten Atatürk konusunda toplumsal bir uzlaşma var.

Amerika’yı yeniden mi keşfedeceğiz?

*

Asıl amaç başka; niyetleri, Atatürk üzerinden Türkiye Cumhuriyeti’ni masaya yatırmak, var olanı “kuşa” çevirmek ve cumhuriyet değerlerimizden biri olan laikliği imha etmek!..

Çünkü o imam gibi aynı zihniyette olanlar, laik cumhuriyeti içinde bulunduğumuz ağır iç/dış/ekonomik krizin müsebbibi olarak görüyorlar!.

Atatürk’e hakaret ederek ülkeyi zalim ve kafirlerden kurtardıkları algısı yaratmaya çalışıyorlar.

Sessiz kalmanın nedeni budur.

*

Endişem; bunun tüm camilere yayılması, imamların vaazlarında Atatürk’e (ismini vermeden) hakaret etmeyi görevlerinin gereği saymasıdır.

*

Oysa bilmedikleri bir şey var.

Bu ülkede kimsenin gücü, Cumhuriyet’in temel değerlerini değiştirmeye yetmez.

Çünkü bu mümkün değil. Ezici çoğunluğun olmazsa olmaz kuralı, bağlılığı, vazgeçilmez yaşam ilkesi laik Cumhuriyettir. 

Aksi “boşa kürek çekmektir…”

—————————————————————–

Yıkanmak temizlenmek şart

1985’te rüşvet konusunda Özal Hükümetinde bir Bakan hakkında şaibe ortaya çıktı.

UM Denizcilikle, Manisa Milletvekili olan Devlet Bakanı İsmail Özdağlar arasında parasal ilişkiler yaşandığı iddia ediliyordu.

Başbakan Turgut Özal, Özdağlar’dan istifa etmesini istedi. Konuşulan açık olarak bir rüşvet olayı idi ama Bakan’ın dokunulmazlığı vardı. 

Özal dayatınca o bakan önce kabineden istifa etti. Daha sonra Özal tarafından istenerek TBMM’de dokunulmazlığı kaldırıldı. Ve sonrasında Yüce Divan’a verilen İsmail Özdağlar yargılandı, 2 yıl ceza aldı.

*

Türkiye’de Yüce Divan’da ilk yargılanan 1964 yılında devrin Ticaret Bakanı Mehmet Baydur’dur.

Baydur, 52 bin ton beyaz arpanın bir İngiliz firmasına satılması konusunda yargılandı.

1981’de devrin Sosyal Güvenlik Bakanı Hilmi İşgüzar, Yüce Divanda yargılandı ve ağır hapis cezasına çarptırıldı. Aynı yıl Tuncay Mataracı da Yüce Divanda yargılanıp ceza aldı.

 *

Ve bugün…

Günümüz Türkiye’sinde meydana gelen birkaç olaya bakıyorum, ülkemde neler neler oluyor ama Yüce Divan’a giden bir Allahın kulu yok. Çalan da, rüşveti alan da, kaçakçılık yapan da, cinayet işleyen de ellini kolunu sallayıp dolaşıyor.

Hangisini anlatayım ki?  Soma da bir kömür madeni ocağında tedbirsizlikten dolayı 301 madencimizin ölümünü mü?

Bir Özbek vatandaşı olan ve Milletvekili Şirin Ünal’ın evinde bakıcı olarak çalışan Nadiria Kadirova’nın, kalbine 2 el ateş ederek intihar ettiği mi? (Bir insanın kendi kalbine 2 defa ateş etmesi mümkün değil)

Bir Bakanın, kendi Bakanlığına, kendi özel şirketinden fahiş fiyatla dezenfektan aldırdığını mı?

Bu bakanın yüce divanda yargılanması ile ilgili muhalefetin verdiği önergenin AK Parti ve MHP milletvekillerince reddedilmesini mi?

Hangisini?

*

Ya son Sedat Peker videoları?

Her ülkede karanlık işler yer altı dünyasınca yürütülür. Mafya, mutlaka emniyet-iş dünyası ve siyaset ile bir şekilde irtibatlı olur. Çünkü, uyuşturucu, silah kaçakçılığı, rüşvet, çökme ve yasa dışı ticaretin para trafiğini başka türlü yürütemez.

Susurluk, yer altı dünyası-emniyet-siyaset üçgeninin bir örneğidir.

Bugün ekranlarda dinlediğimiz suçlamalar Susurluk’tan beterdir. Niçin dikkate alınmadığı mutlaka ama mutlaka siyaseten sorgulanmalıdır. “Yalan, iftira, dış güçlerin tezgahı” diye geçiştirilemez.

Kısacası, ülkemizde siyasetin yıkanması, temizlenmesi için detaylı bir Meclis Araştırması gereklidir.

Bu nedenle sorumlu kişinin soylu davranıp, istifa ederek gereğini yapması gerekir.