Prof. Dr. Fevzi DEMİR
Yeni Anayasa için-20: Cumhurbaşkanınıngörev ve yetkileri (Md.104)
Tarih : 2012.02.17  16:00:00

1982 Anayasası ile getirilen sistemin en önemli sorunu, temelde Anayasanın hazırlık çalışmalarından bu yana dile getirilen bir sorundur: Yönetimde istikrarsızlık. Gerçi son yıllarda görülen tek parti iktidarları bu sorunu kısmen hafifletmiştir. Ancak yapılacak. Anayasa değişiklikleri son zamanlarda görülen tek parti iktidarına bakılarak yapılamaz. 1970-1980 döneminde 10 yılda 12 hükümet değiştiren Türkiye Cumhuriyetinin, 1991-1999 arasında da 8 yılda 10 hükümet değiştirdiği akıldan çıkarılmamalıdır.

Son 11 yılın siyasi istikrarı ayrık tutulacak olursa, seçim sisteminin getirdiği %10’luk baraja rağmen geçtiğimiz yıllarda Türk siyasi hayatında görülen çalkantılar ile koalisyon ortaklıklarının ne kadar zor yürüdüğü, yapılan koalisyon pazarlıklarının bazen ülke menfaatlerinin üzerine çıkarak siyasi parti menfaatine dönüştüğü, devletin yönetiminde bulunması gereken birlik ve bütünlüğü zaman zaman zedeleme istidadı gösteren bu koalisyonların ülkemizin içinde bulunduğu zor koşulların aşılmasında siyasi fikir ayrılıklarına yol açtığı, seçimlerden sonra birbirine yakın siyasi partilerin bile ideolojik kılıf giydirilmiş kişisel sürtüşmeleri nedeniyle hükümet kurmakta zorluk çektikleri, üstelik tek başına hükümet kuran bir siyasi partinin içindeki fikir ayrılıkları nedeniyle zaman zaman bölünme tehlikesiyle karşı karşıya kaldığı, hükümet etmekte karşılaşılan sorunların “istikrarlı yönetim” arayışlarını boşa çıkardığı, bu nedenle ülkemizin yıllardır ihtiyaç duyduğu  istikrarlı hükümetler kurulmasında güçlüklerle karşılaşıldığı ve dolayısıyla etkin bir devlet anlayışının gerçekleştirilemediği bilinen bir gerçektir. Özellikle ülkemizi çevreleyen zor ve çetin dış koşullar ile enflasyon, bütçe ve kamu açıkları, borçlanma, işsizlik, özelleştirme, eğitim, sağlık, çevre gibi dev iç sorunların çözümü için gerekli olan reformlar, hiç kuşkusuz ülkemizin “istikrarlı yönetim” ve etkin “hukuk devleti” olma gereksinimini şiddetle artırmaktadır. Bu gereksinim, 1961 Anayasası zamanında olduğu kadar, yürütme organı nispeten güçlendirilmiş 1982 Anayasası zamanında da aynı şiddette hissedilmektedir.

Öyleyse, istikrarlı yönetim ve giderek etkin bir hukuk devleti kurma  ihtiyacının sadece hükümet sistemleri ile giderilmesinin ne derece başarı sağlayabileceği her zaman tartışılabilecektir. Zira, klasik başkanlık hükümeti rejiminin en iyi uygulandığı ABD’de yıllardan beri görülen istikrarlı yönetimler, klasik parlamenter hükümet rejiminin en iyi uygulandığı İngiltere’de de yıllardan beri görülmektedir. Buna karşılık, yine başkanlık hükümeti rejiminin her yönüyle aynen uygulandığı Latin Amerika ülkelerinde görülen “istikrarsız yönetimler”, aynı zamanda parlamenter hükümet rejiminin uygulandığı (başta İtalya olmak üzere) birçok ülkede de görülebilmektedir.

Bu nedenle, istikrarlı yönetimi ve etkin hukuk devleti anlayışını  sadece hükümet sistemleri ile ilişkilendirerek sağlamak mümkün değildir. Hükümet sistemi ne olursa olsun, bir ülkenin siyasal sistemini bütünü içinde ele almak; bu bütünün içinde, hükümet sistemi yanında özellikle sistemin  “keyfilik” (despotism) eğilimlerini dengeleyecek “bağımsız yargı”  teşkilâtını kurmak önem kazanmaktadır. Kuşkusuz sistemin dayanağı olan ve alt yapısını oluşturan “merkezi-mahalli idare (yerel yönetimler) ilişkisi” ile “siyasi partiler” ve “seçim sistemlerini” de uyumlu hale getirmek, rejimi tamamlayan önemli unsurlar arasındadır.  Unutulmamalıdır ki, hükümet sistemleri bakımından tamamen ayrı uçlarda  (başkanlık rejimi-parlamenter rejim) yer alan ABD ve İngiltere, özellikle siyasi parti sistemleri ve seçim sistemleri bakımından tam bir benzerlik (uyum) içindedir.

Bilindiği gibi, Başkanlık hükümeti rejimi ABD dışında hiçbir ülkede olumlu sonuç vermemiştir. Kurtuluş Savaşı koşulları içinde bile başkanlık hükümeti rejimini tercih etmeyen Atatürk, bu nedenle bugün siyaset bilimi literatüründe dünyanın ünlü diktatörleri arasında yer almamaktadır. Birinci (1876) ve İkinci (1908) Meşrutiyetle başlayan parlamentarizm, Atatürk tarafından meclis hükümeti rejimiyle  sürdürülmüş ve günümüze kadar başarılı bir biçimde devam etmiştir. Bu nedenle, ülkemiz koşullarında her türlü anti-demokratik gelişmeye açık bir rejim  olan ABD tipi bir başkanlık rejimi benimsenmemelidir.

Bunun yerine, 1982 Anayasası ile getirilmeye çalışılan güçlü yürütmeden geriye dönüş yapmadan ve Dünya anayasalarında görülen çağdaş yaklaşımlara uygun olarak, özellikle “güçlü yürütme”  ile “siyasi istikrar” ve “hukuk devleti”  arasındaki  yakın ilişkiyi gözden uzak tutmaksızın sorunun çözümünü yine  “parlamenter hükümet sistemi”  içinde ve fakat  parlamentarizmi Türkiye koşullarına  uygun olarak  biraz daha  “rasyonalize” ederek geliştirmekte yarar vardır. Esasen, günümüzde Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilerek konumunu güçlendirdiği, üstüne üstlük anayasal yetkilerinin genişliği karşısında sistemin “yarı başkanlığa” dönüştüğü iyi bilinmektedir. Üstelik, yürütme organının başı Cumhurbaşkanlarının siyasi parti başkanları arasından seçileceği, istenmese de “tarafsız” konumunu kaybedebileceği, giderek “keyfi” (despotik) bir yönetime kayabileceği gözden ırak tutulmamalıdır. Bu amaçla, Cumhurbaşkanının  görev ve sorumluluklarını yeniden dizayne ederek ve despotizme gidişin önüne engeller koyarak, sistemin adına yakışan Türkiye’ye özgü “yarı-başkanlık” yolunda Devletin yeniden yapılandırılmasında yarar vardır. Bu amaçla;

-Cumhurbaşkanının şimdi olduğu gibi “gerekli gördüğü zamanlarda” değil, ülkemizin jeopolitik konumu göz önünde tutularak özellikle “dış politika” konularında Bakanlar Kuruluna başkanlık etmesi  zorunlu hale getirilmelidir.

-Bundan başka, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun yapısının yeniden düzenlenerek Adalet Bakanını kuruldan çıkarıması ve “bağımsız-tarafsız yargı” ilkesine uygun bir yapı öngörülmesi nedeniyle, önemli gördüğü konularda ve gerektiği  takdirde Cumhurbaşkanı'nın  Kurula başkanlık etmesi kabul edilmelidir.

-Ayrıca, Cumhurbaşkanı'na nasıl ki başbakan ve bakanları “atama” yetkisi veriliyor ise, özellikle meclisle hükümet arasındaki uyuşmazlıklarda karşılaşılan “güvensizlik” oylamaları nedeniyle koşulları belirlenerek  doğrudan “azletme” yetkisi de tanınmalıdır.

-Bunun gibi, meclisle hükümet arasındaki uyuşmazlıklarda Cumhurbaşkanı'nın seçimlerin yenilenmesine karar verdiği hallerde, seçimlerin yenilenmesi süreci içinde yeni bir başbakanı “TBMM üyesi” olma şartı aranmadan atayabilmesi kabul edilmelidir.

-Buna karşılık, Cumhurbaşkanlarının mevcut ve arttırılan yetkilerini ve güçlendirilen konumlarını dengelemek; bir başka deyişle, yarı başkanlık rejimi yolunda Cumhurbaşkanına tanınan hem seçimleri yenileyerek meclisi feshetme hem de başbakan dahil bakanları azletme yetkisinin yaratabileceği  sakıncaları önlemek ve böylece Devlet başkanının kişisel yönetiminin “keyfiliğe” (despotizme) kayarak kötüye kullanılmasını engellemek amacıyla,  İzlanda ve Avusturya Anayasalarında yer alan hükme Türk Anayasasında da yer vererek; Meclisin Cumhurbaşkanı'nı 3/5 çoğunlukla (veya alternatifimiz 7 yıl için bir defaya mahsus seçilen Cumhurbaşkanı'nı 2/3 çoğunlukla) referanduma götürmesi öngörülmelidir. Böylece, Cumhurbaşkanı'nın tek taraflı kararlarının “diktatörlüğe” dönüşmesini, meclisin nitelikli bir çoğunluğa dayanarak gerektiğinde Cumhurbaşkanlığı seçimlerini yenileme kararıyla dengelemek gerekmektedir.

-Ayrıca,  ülkemize özgü sayılabilecek bu “yarı-başkanlık” sisteminin, özellikle siyasi istikrar ve etkin “hukuk devleti” anlayışının gerçekleştirilmesi bakımından, gelecek haftalarda ilgili maddelerde inceleyeceğimiz gibi etkin bir “bağımsız yargı” aracılığıyla da dengelenmesi gerekmektedir.

225 kez okundu
Yazarın Diğer Yazıları