Öcal ULUÇ
İthalat rekortmeniyiz; ya verem?..
Tarih : 2012.02.17  15:50:43

Eşimle beraber bir büyük markette “Ne var, ne yok” raflara bakıyoruz; Eşim birdenbire bir paket aldı, evirdi, çevirdi ve “Şuraya bak ayçiçeğini bile Japonya’dan ithal etmişiz” dedi. Paketi elinden alıp inceledim; “sanki aynı tornadan çıkmış gibiydiler, ayçiçeği çekirdekleri!.. Bizdekilere göre daha irice, beyaz – koyu gri çizgili, ama tam bir “fabrikasyon ürünü” gibiydiler, Eşime dedim ki; “Biz bu kadar milimetrik standartlarda yapamıyoruz bu işi, Japonlar yapıyor, belki de bundan hoşlananlarımız vardır, onun için ithal ediyorlardır; gülüştük, paketi rafına bıraktık, dolaşmaya devam ettik!..

Geçen hafta içinde Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan bir basın toplantısı yaptı ve “ithalat rezaletini” bütün açıklığı ve acılığı, dahası “bütün dehşeti” ile ortaya koydu!..

O, “ithalat gerçeğini” rakam rakam ortaya koymasa, benim medyam “İhracat rekorları kırıyoruz” haberleriyle avunmaya ve de milleti avutmaya devam edecekti!..

Merak ediyorum; Avrupa, “Almanya  ve birkaç Kuzey ülkesi hariç”, Yunanistan’dan, İngiltere’ye kadar,  “kredi notları birer – ikişer kademe düşürülen” bir “ekonomisi riskli ülkeler” galerisine dönüşürken ve insanların sokaklara“isyan derecesine varan” görüntülerle  dökülmesine rağmen “acı reçetelerle kötü gidişi durdurmaya gayret ederken”, bizim “ithalat rekorları kıran” rahatlığımızın, “adam sendeciliğimizin” büyüyen cari açığa, ekonomimizde büyüyen “kara deliklere rağmen” hâlâ pembe dünyalarda “yaşatılmamızın sonu” ne olacak, acaba?..

İktidarın yaydığı ve yaymaya devam ettiği “ekonomide cennet” rüyasından acaba ne zaman uyanacağız?..

Kredi kartları – borçlanma – kayıt dışı para – kara para – ithalata dayalı büyüme – “nereden geldiği ve ne zaman gideceği belli olmayan” esrarengiz ve çok büyük rakamlı” milyar dolarların yarattığı “pembe cennetten uyandığımız zaman” acaba ne yapacağız?..

Ülkenin üzerindeki “dış ve borç yükü” ortada; “ihracat rekorları” ninnileriyle örtülmeye çalışılan “ithalat rekorları” Türkiye’yi “Allah korusun”, Avrupa’nın “ekonomik kriz içinde kıvrım kıvrım kıvranan” ülkelerine  benzettiği zaman, bunun sorumlusu, dahası “suçlusu” kim olacak?..

İşte sayın Bakan’ın açıkladığı “resmi rakamlar” ile “facianın tablosu: sadece deri bavula, kemer ithali için  geçen yıl 461 milyon dolar ödemişiz. Lamba – avizeye 400 milyon dolar, mobilyaya 578 milyon dolar, çarşaf – perdeye 95 milyon dolar, sabuna 74 milyon dolar, gömleğe 254 milyon dolar, aynaya, evet aynaya 65 milyon dolar, şemsiyeye, evet şemsiyeye 43 milyon dolar, cam bardağa (Kulakların çınlasın, dünyanın camı en iyi işleyen müesseselerinden biri olan  Paşabahçe ve de her yıl onlarcası, ciğeri iflâs ettiği için ölen cam işleme işçilerinin çoğunlukla yaşadığı Beykoz sırtları) 123 milyon dolar, halıya 194 milyon dolar, ayakkabıya 871 milyon dolar, buzdolabına 465 milyon dolar, çamaşır makinesine 172 milyon dolar ve CEP TELEFONUNA 1 MİLYAR 774 MİLYON DOLAR ödemişiz!..

2010 yılına göre “böylesine ithalatımızda ortalama yüzde 30 civarında bir artış var”; 2011 yılı toplam “rekor” ithalatımız 240.8 milyar dolar (Kaçak gelen, getirilen, kayıt dışı getirilen, yasa dışı getirilen malların ithalatı(!) bu rakamlara dahil değil)

Ve de ithalatın 40 milyar dolardan fazlasını “bizim ürettiğimiz, hem de iyisini ürettiğimiz ve de bütün dünyaya sattığımız mallar için” ödüyoruz, başka ülkelere!..

Dahası, daha da acı; “bu rakamların açıklanıp, gazetelerde yer aldığı” gün, “aynı gazetelerde” başka bir haber daha var:

Bolu’da bir lisede “müstahdemi ile, öğretmeni ile, öğrencisi ile 12 Türk vatandaşının verem hastası olduğu” ortaya çıktı!...

Verem!...

Dünyada “tek mikrop olarak” en fazla “insanı öldüren” hastalık; yoksulluğun, geri kalmışlığın, sefaletin ve de sefahatin “yaygınlaştırdığı” hastalık!..

Kanserlerin, kalp ve damar hastalıklarının, tansiyonların “üzerini örttüğü” ve “unutturduğu” insanlık tarihinin “ölmeyen, öldürülemeyen” hastalığı!..

Acaba, “aynalar, şemsiyeler, çarşaflar için, ayçiçekleri için, bardaklar için, ödediğimiz” onca milyon doların hiç olmazsa “önemli bir bölümü” veremle mücadele için harcansa, “harcanabilse idi”, ülkemizde, “verem mikrobundan enfekte olan, yani vücutlarında henüz hastalık oluşturmamış verem mikrobunu taşıyan 12-15 milyon vatandaşımız” olur muydu? Her yıl “verem savaşı” dispanserlerime “hasta olarak müracaat eden” vatandaşlarımızın sayısı artmaya devam eder miydi; bir düşünelim bakalım!..

Ve merak ediyorum “cımbız için” acaba kaç milyon dolar ödüyoruz, Fransızlara!..

Biz elimizde “ayna” olduğuna göre, öteki elimize “cımbız” lâzım değil mi?..

Yapanın yanına kalan kârlar!..

Her gün önünden geçiyorum; yıllar önce İzmir Valiliği Urla’dan İzmir’e giden ana yol üzerinde ve tepede “deniz manzaralı” harika bir bina yaptırmıştı; bugün harap ve baykuşların bile içine tünemeyeceği bir durumda!..

“Hiçbir işe yaramadı”, hiçbir işte kullanılmadan “yıkılmaya terk edildi” ve şimdi yıkılacak?..

Sorumlusu kim?..Hesap soruldu mu; ne gezer!..

Alın bir yenisi; “Adana Numune Eğitim ve Araştırma  Hastanesi, geçen ay başında 606 yataklı yeni binasına taşındı. Ancak yeni binasının acil servis ünitesindeki kapılar ve koridorlar, sedyelerin geçeceği kadar geniş olmadığı gerekçesiyle yıkılmaya başlandı. Hastanede ‘yeni doğan’ ünitesinin olmadığı, hasta muayene odalarında lavaboların da unutulduğu anlaşıldı.”

Sorumlu kim?..Hesap sorulacak mı; ne gezer; nasılsa, “Devlet malı deniz, harcamayan domuz!..”

Ülke, “böylesine yapılan” devlet binaları ile dolu; dolu olmaya da devam edecek!..

Bu işin “mal” tarafı; ya can?..

Kızılay Kan Merkezi’nde bir vatandaştan kan alıp, “ihtiyacı olan” üç  vatandaşa veriyorlar; ikisi verilen kandan HİV(AİDS) virüsü aldığı için ölüyor, üçüncüsü hasta!..

Kızılay Genel Başkanı, müessesesini savunuyor; “Efendim bu virüs kana karıştıktan sonra hemen anlaşılmaz, anlaşılması için belli bir zamanın geçmesi gerek. Kan bu zaman geçmeden alınmış. Yaptığımız kan testi temiz çıkmış. Kan verenlerin, kan verme formunda hata yapmamaları, doğru bilgiler vermeleri gerek; biz de ve Sağlık Bakanlığı’nda hiç suç yok!..”

Bir Allah’ın kulu da çıkıp, sayın Genel Başkan’a demiyor ki; “ Yahu, senin her türlü modern imkâna sahip merkezinde yapılan testte kan temiz çıkmış, kanı veren vatandaş kanında HİV virüsü olduğunu nasıl bilecek? Bu olanın doldurulan formdaki bilgilerle ne ilgisi var?.. Madem ‘böyle’ bir durum var, sen sistemini ona göre kuracaksın, kanı, temiz olduğunu garantiye almadan kullanmayacak, kullandırmayacaksın!..”

Kim sorumlu, hesap sorulacak mı; ne gezer; “41 “hızlı tren fantezi’sinin aldığı canın hesabı” soruldu mu ki, bu sorulsun; gitti gider, iki can daha!..

Sözün Özü

Azerbaycan Devlet Başkanı bize karşı “buz gibi”, İran Cumhurbaşkanı ve onun da başkanı olan Ayetullah, bize karşı “buz gibiden de öte”, fevkâlade tehditkâr;Irak Başbakanı’ın ağzından bize karşı çıkan “öfkeli” açıklamaların bini bir para ve nihayet Suriye Devlet Başkanı, “bizi düşman gördüğünü” her fırsatta tekrarlıyor!..

Bu tabloya ve haritaya bakınca, ortaya Karadeniz’den Akdeniz’e kadar etrafımızı “tam olarak saran bir yay” çıkıyor; dahası “bir Şİİ’ler yayı!..”

İşte “komşularla sıfır sorun” diyerek başlattığımız ve övündüğümüz  dış politikamızın sonucu olarak etrafımızı saran “gerçek!..”

283 kez okundu
Yazarın Diğer Yazıları