Tüm Yazarlar
Başkent Mektubu

Başkanlık tartışılıyor 

Yeni Meclis'le birlikte başlatılan "Yeni Anayasa" çalışmalarına, Başkanlık sisteminin tartışmaları girdi. Yaklaşık 7 aydır sürdürülen Yeni Anayasa çalışmaları maratonu bitti. Elbette bu konuda Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Cemil Çiçek'in bıkmadan, sabırla ve ısrarla sürdürdüğü çalışmaların etkisi var. Zira, uzun süre siyasi alanda kalan ve bugüne kadar da uzlaşmacı kişiliği ile bilinen Cemil Çiçek'in bu işin üstesinden geleceği tüm siyasilerce biliniyor ve kabul ediliyor. Cemil Çiçek başkanlığında dört siyasi partiden aynı sayıda ikişer kişiden oluşan komisyonda, yeni Anayasa'nın yazılımına başlandı. Yazılımda uzman kişilerde masaya getirildi. Bu yazılım çalışmasından artık kaçış yok,  Çiçek'in ortaya koyduğu kurallara göre de kaçan parti mutlak kaybedecektir.

Bu arada Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde son zamanlarda rastlanmayan bir hareketliliğe tanık oluyoruz. TBMM. nin Senato bölümünde  genellikle her hafta başında, toplumu yakından ilgilendiren  etkinlikler yapılıyor, sempozyumlar düzenleniyor. Geçen hafta  Yasama Uzmanları Derneği'nce düzenlenen sempozyumun adı "Kanun yapımı" idi. Bu toplantıda  konusunda uzman kişiler ile haliyle siyasi partilerin temsilcileri de konuştu..  Partisi yada kişiselde olsa Başbakan Yardımcılarından Bekir Bozdağ, yönetimde Başkanlık sisteminin de  ele alınması gerektiğini ifade etti. Gerçi Başbakan Yardımcısı Bozdağ'a muhalefet sert cevap verdi ve hatta her konuya "maydonoz oluyor" şeklinde tanımlandı. Ancak yurtdışından dönerken Başbakan Erdoğan Bozdağ'ı destekledi ve konunun ele alınmasının gereklerini belirtti. Bu konuda TBMM Başkanı Cemil Çiçek  açık kapı bıraktı ve yeni anayasanın yazılımının sürdüğünü ve her konuyu ele alabileceklerini ve tartışarak anlaşarak yasayı ortaya çıkaracaklarını söyledi.

Ne var ki, konuyu soğukkanlıkla irdeleyen hukukculara göre, Başkanlık sistemi mutlaka tartışılmalı ve uzlaşılarak sonuç alınmalıdır. Çünkü, yapılan son değişikliğe göre, bundan böyle Cumhurbaşkanları  halk tarafından seçilecektir. Öte yandan yine halkoyu ile seçilen Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin içinden, belirlenen bir Başbakan ve kuracağı hükümetin konumu aynen sürecek midir? Her ikisi halk tarafından seçilen bu iki kişi ayrı partiden olursa  nasıl bir çalışma düzeni kurulacaktır? Mutlak bir yetki karmaşası doğacaktır. Bu konunun çözülmesi gerekir.

Ayrıca Cumhurbaşkanı seçimi ile ilgili çıkarılan yasanın iptal isteği Anayasa Mahkemesi'nden ne şekilde çıkacağı merak konusudur. Büyük bir olasılıkla beklenen iptal kararından sonra 28 Ağustos 2012 tarihinde yeni cumhurbaşkanı seçim süreci gündemimize gelecektir. Görüldüğü gibi yaz aylarında da siyasi alanda  hareketlilik bekleniyor.

Geçen haftanın bir diğer önemli olayı ve gündem oluşturan sözü  Başbakan  Erdoğan'ın sürek avına dönüşen göz altına alınmalara karşı  oldu. Erdoğan nihayet sıkıntıyı sezdi ki çeşitli nedenlerle göz altına  alınmaların ve tutuklanmaların tsunamiye dönüşmesini , "toplumu boğar" diye tanımladı. Bakalım önümüzdeki günlerde yargıda bu söz ne kadar  etkili olacak, bekleyip göreceğiz. 

Profesyonellikten ayrılmak zorunda kalanlara B Planı önerileri..

Kızımın sıra arkadaşının babası işsiz kalmış. Bir şirkette yöneticiymiş. Uzun zamandır iş arıyor ve bulamıyor. Ailede manevi baskılara hedef oluyor. Kendisi psikolojik problemler yaşıyor.Çok üzücü. Başka bir arkadaşım, bir derginin 10 sene genel yayın yönetmenliğini yaptıktan sonra sebepsiz işten çıkarılıyor. Kendi kurduğu,emek verdiği,markalaştırdığı, neredeyse canından çok sevdiği dergisinden ayrılmak zorunda kalıyor. Bir bankanın genç,zıpkın gibi yönetim kurulu başkanı bir sivil toplum örgütü yemeğinde bankadan ayrıldığını ve danışmanlık işlerine başladığını söylüyor bana. Bu örneklere beni de katabilirsiniz. 9 senelik yoğun bir çalışmadan sonra Metro’ya veda ettik.

Türkiye nufusunun yarısı 30 yaşın altında olan bir ülke. Dolayısıyla kamu veya özel şirketler, yönetici konumundaki kişileri çeşitli sebeplerden dolayı erken emekli edebiliyor. Zira alttan gelen zehir gibi gençler bu pozisyonları zorluyor.Yaşları 45-55 arası deneyimli,yıllarca üst düzey veya orta düzey yöneticilik yapmış kadınlar,erkekler büyük bir boşluğa düşüyorlar. Oysa Avrupa’da emeklilik yaşı 60’ın üstü ve aslında insanların en verimli oldukları,deneyimlerden müthiş faydalandıkları  dönem.Boşluğa düşen, üst düzey yöneticilikleri sırasında bir B Planı olmamış insanlar travma yaşıyorlar ve günümüzün sinirsel hastalıkları veya kanser yakalarına yapışıveriyor.

Benim en çok takdir ettiğim yönetici Akın Öngör’dür. Garanti Bankası’nı vizyonu ile zirveye taşımıştır. Emekli olduktan sonra gerek profesyonelliğe dair yazdığı kitaplarla, gerek çevre ve eğitime katkı sağladığı sivil toplum çalışmaları ve şarapçılıkla ilgili yeni faaliyetleri ile bir profesyonelin çok aktif üst görevlerden sonra da neler yapabileceğini göstermiştir. Aynı şekilde Sabah Gazetesi Genel Müdürlüğü’nü yıllarca başarı ile yürütmiş olan Miyase Bülbül, önce yerel medya satın alma şirketi kurarak başarısını ispat etmiş, daha sonra da KOSGEB eğitimlerini başarılı ile tamamlamış, Amerika’da gastronomi üzerine eğitimler almış ve şu anda da gıda alanında önemli bir yatırım yapmaya hazırlanmaktadır. Ailenin desteği olmadan,baba parası olmadan. Sabah’ın kurucularından olan bu gazetenin kurucusu Çetin Gürel de profesyonellik sonrası başarılı olan girişimcilik modellerine iyi bir örnektir. Benim hayatım da şu anda başarılı çalışmalar yürüten birçok profesyonelin aktif görev sonrası hayatına  örnek teşkil edebilir. 25 yıllık aktif çalışma hayatından ve 9 yıl da Metro’da üst düzey yöneticilik yaptıktan sonra B Planım sayesinde hiç boşluğa düşmeden, farklı sektörlerde deneyim sahibi olmayı başarabildim. Metro’da çalışırken Marmara Üniversitesi’nde Üretim Yönetimi ve Pazarlama konusunda mastır ve doktora yaparak, 20.000 öğrenci kapasitesi ile Türkiye’nin en büyük vakıf üniversitesi olan İstanbul Aydın üniversitesi’nde öğretim üyesi olabilmeyi başardım. Boşluğa düşmedim. Ayrıca uzun metrajlı bir filmin yapımcılığını üstlenerek, yepyeni bir sektörde bilgi ve deneyim kazanmaya başladım. Şimdi bu atağımı Zeynep Özbatur’dan eğitim alarak perçinleyeceğim. Yıllarca dirsek çürüttüğüm,kafa patlattığım iletişim ve halkla ilişkiler mesleği ve pazarlama alanında Alman firmalarına stratejik iş geliştirme ve iletişim danışmanlığı yaparak,deneyim sahibi oldum. Ve başarı da elde ettim. Eğitim ve danışmanlık bence kızağa çekilmiş üst düzey profesyoneller için içinde olunabilecek en isabetli sektörler. Tabii sermaye varsa her konuda girişimcili de takdire şayan.

Özetleyecek olursak, tüm kadın veya erkek profesyonel yöneticilere aktif ve üst düzey profesyonel yöneticilik yaparken, farklı sektörlerde eğitim görmeyi,deneyim kazanmayı tavsiye ediyorum. Hobilerini de geliştirerek meslek sahibi olabilirler. Aksi takdirde aileleri tarafından faaliyetsiz kaldıkları, boşluğa düştükleri için manevi şiddete maruz kalabilir, hastalıkların,acılı ayrılıkların nedeni olabilirler. Dünya acımasız ve işte buranın kurallarına göre altyapıyı hazırlamak gerekiyor.

Putin ile başlayan yeni dönemde Rusya sertleşti

Rusya, NATO Füze Kalkanı ve ülkemizdeki radar üssüne karşı çok sert tehditte bulundu. "Ulusal güvenliğimize herhangi bir tehdit algılarsak, bu üsleri vururuz" dedi. Ülkemizin bu beladan kurtulması için son şans 20-21 Mayıs'ta Chicago'da yapılacak NATO zirvesidir.

Not: Türkiye'nin bulunduğu bu coğrafyada güven içinde yaşamasının tek koşulu bağımsızlıktır ve bağımsızlık için de ABD'nin hızla çöktüğü bu dönem en şanslı süreçtir.

Brzezinski'nin konferansı

Brzezinski 1 Mayıs'ta Amerika'da bir Türk kuruluşunca düzenlenen toplantıda Türkiye'ye yeni görevler ve yeni tehditler savurdu. ABD'nin yol haritasını düzenleyen bu şahsın görüşleri çok iyi analiz edilmelidir. ABD'nin çöküşü ile dünyadaki felaketlere dikkati çekerken Türkiye'nin Ortadoğu ülkelerine demokrasi modeli olacağında ısrar ediyor. Ayrıca Batı'nın güvenliği için kilit bir ülke olduğumuzun altını çiziyor. Bugünlük verilecek cevabım: Sayın Brzezinski siz Türk milletini aptal mı sanıyorsunuz?

Çin'in 5 yıllık kalkınma planı

Çinlilerin devlet geleneğinde 5 yıllık planların çok önemli bir yeri vardır. Tüm ekonomik, sosyal politikalarını da 5 yıllık planın hedefleri belirler. Ve bu uygulamaladan asla şaşmazlar. Önümüzdeki süreçte Çin'in bu hedefleri tüm dünya gibi ülkemizi de etkileyecektir. Başta iş dünyamız, bu planın ana hatları hakkında bilgi sahibi olmalıdır. Biz de bu köşemizde bu planın önemli gördüğümüz kısımlarını okuyucumuzla paylaşacağız.

5 yıllık plandan bazı örnekler

Ekonomik yapının stratejik düzlemde ayarlanması, iç talebin genişletilmesi için uzun vadeli bir mekanizma kurulması; yeni gelişen stratejik sanayilerin güçlendirilmesi; hizmet sektöründeki gelişmenin hızlandırılması:; kentsel ve kırsal kalkınmanın eşgüdüm içinde yürütülmesi ve kentleşmeye ön ayak olunması. Halkın yaşam koşullarının korunup geliştirilmesi, ortak refahın sağlanması. Kaynakları koruyan çevre dostu bir toplum yaratılması; kaynakların ve çevrenin korunmasını amaçlayan temel ulusal politikaların uygulama düzeyinde pekiştirilmesi ve sürdürülebilir kalkınma yolunda ilerleme sağlanması. 5 yıllık plan ayrıca, uluslararası alanda Çin'in yumuşak gücünün artması için kültürel üretimin teşvik edilmesini öngörüyor. Çin'in askeri gücünün yanı sıra, uluslararası alanda yumuşak gücünün, yani kitle haberleşme ve kültürel alanlardaki etkisinin de artması, Batı'nın bu alandaki tekelinin kırılması için önemli olanaklar yaratacak.

Önümüzdeki sayıda, Çin'in 5 yıllık planıyla ilgili konuları değerlendirmeye devam edeceğiz. 

Vah Dinç Bilgin vah!...

Dün akşam Beyaz Tv’de konuşmacı olarak katıldığın konversasyonda seni seyrettim. İki sebepten yatıyordum. Birincisi bacağımda lif koptu, ikincisi bir acayip doktor kafamın içini tedavi etmeye çalışıyor. Çünkü delirmek üzereyim. Halini gördükçe yatmaktan vazgeçtim. Önce oturdum, sonra ayağa kalktım. Hayretler içerisinde hayatın sana neler yaptığını gördüğüm sıralarda telefonum çalmaya başladı. Bir sürü telefon. Herkesin birleştiği müşterek soru; “ne olmuş bu Dinç Bilgin’e?” Ne söylediğin anlaşılıyor, ne sorulan sorulara cevap veriyorsun. Başka şeyler anlatıyorsun. Bir konuda hem evet hem hayır diyorsun. Hiçbir şekilde detaysız da olsa bir meseleyi aydınlatmıyorsun. Zafer Mutlu’nun 40 milyon dolara gelen servetini alt yazı olarak yazdıklarında, dışarıdan galiba Önay bağırdı, sen de hatırlattın televizyonculara, kaldırdılar. Zafer Mutlu “o yazıyı kaldırtın, kaldırtmazsanız yayına girer bir sürü şeyi açıklarım” mı dedi acaba? Canan Barlas ve Mehmet Barlas söylemediklerini bırakmadılar. Ağzını bile açamadın. Ne oldu sana böyle? Başına gelenlerde haklıysan hakkını sonuna kadar savunacaksın, haksızsan televizyona çıkmayacaksın. Şimdi bu ne olduğunu hiç kimsenin anlamadığı sözlerinle savcılar “bu adamı çağırmayalım” mı diyecekler? TMSF, bizlerin paraları bir nevi katledilmişken sana vah deyip para ve mal mı verecek?

Gerçek inancım başına gelenlerin siyasi amaçla yapıldığıdır. Bana kimler zarar vermişse sana da onlar zarar vermiştir. Ben onlarla gırtlak gırtlağa boğuşuyorum. Karşılıklı mahkemeleşiyoruz. Gerekirse küfürleşiyoruz. Çünkü ben haklıyım. Kötüler sadece bana zarar vermediler, aynı zamanda devletin benden aldığı vergileri katlettiler, çalıştırdığım binlerce insanı aç bıraktılar, mallarımı yok pahasına hulufe gibi dağıttılar. Ben gene de direniyorum. Şirketlerimin en önemlilerini ayakta tutuyorum. Temellerini sağlamlaştırmaya çalışıyorum. Sen ne yapıyorsun? Oturuyorsun, oturuyorsun, oturuyorsun. Medyumlarla buluşuyorsun. Bir iki tane gerçekten seni tanımamış birkaç adamla kafa çekiyorsun, süratle uçurumdan aşağı kayıyorsun. Kalk ortaya çık, bağır ve çağır. Hakkını ara. Hatalar yapılmış olabilir ama her şeyini satıp savdın. Bu paralar senin bankanın değil, bir kaç bankanın borcunu karşılamalıdır. Oyun oynanıyorsa müdahale et. Medyayı kullanacaksan öyle kullan. Kendin yapamıyorsan sana parasız profesyonel destek verelim. Çünkü benim alacaklarım da sende yatıyor.

Dün akşamki televizyonda benimle ilgili sana soru soran Nagihan Hanım’a cevap veremedin. Niye vermiyorsun? Deseydin ki; “Evet, Nail doğru söylüyor. O’na neredeyse sınırsız borcum var. Sen de 100, ben diyeyim 200 milyar.” Adamın biri efendi gibi çalışırken adamların sinsice bir senaryo yazarak o adamın muteber, pırıl pırıl parası pulu olan şirketlerine sızıyorlar ve yapılan iğrenç operasyonlarla TMSF’ye olan borcunun büyük bir kısmını Nail Keçili’nin patronajındaki şirketler ödüyor. Senin borcunu, vergi borçlarına kadar TMSF ödedi. Ben TMSF’nin her şeyime el koyması nedeniyle vergilerimi de, sosyal sigortalarımı da ödeyemedim. Ödeyemedikçe büyüdü, ödeyemedikçe büyüdü. Şimdi artık TMSF ile işim bitti. Benden olmayan alacağını aldı. Beni koyverdi. Şimdi adalet varsa, bu borçların senin olduğu tespit edilip ispatlanmışsa, TMSF hiç olmazsa benden aldıklarını bana verir, sana vereceğinden düşer. Ben bunu uzun zamandır bağırıp çağırıyorum. Ama galiba artık nafile. Bize vermeden sana verirlerse herhangi bir şey, işte bu gerçekten adaletsizliğin daniskasıdır. İşte o zaman ne olur bilmem. Ben bilmem ama çocuklarım haklarını içeriden veya dışarıdan mutlaka alırlar.

Hakikaten seni seyrederken çok üzüldüm. Biz Dinç Bilgin’i gözümüzde mi büyüttük acaba? Hani 7 kafa Dinç dedikleri sen miydin? Hani babadan gazeteciliği devralan ve muhteşem bir gazeteci olan Dinç Bilgin sen miydin? Ya herkes kendi kendini şişirmişti, ya da kafayı yedin. Son defa, lütfen çık sahaya, son dakika gelmeden savaşını ver. Hem kendini kurtar, hem hepimizi kurtar. Şu andaki günahın yedi sülalene sirayet edecek boyutta. İki kelam edemeden bitirdin programı.

Yüz kızartıcı tablo!..

En zengin 100 Türk’ün toplam serveti; 92 milyar 351 milyon lira (Eski para ile 92 katrilyon, 351 trilyon)

Vergi rekortmeni 100 Türk’ün ödediği yıllık vergi; 530.5 milyon lira (Eski para ile 530.5 trilyon)

100 Vergi rekortmenin yılda elde ettiği kazanç;  yaklaşık 2 milyar 40 milyon lira (2 katrilyon 40 trilyon)

Bu 100 rekortmeninin toplam  kazancını, 3 milyon 215 bin asgari ücretli ancak elde edebiliyor!..

Bu durum; 1 rekortmenini, 32.150 asgari ücretlinin dengeleyebildiğini ortaya koyuyor!..

DAHASI: Türkiye’nin en zengini olan 100 Türk’ten çoğu, vergi rekortmenleri listesinde bulunmuyor!..

BİTMEDİ; Türkiye’de toplanan vergiler içinde “dolaylı vergi” oranı OECD ve Avrupa Birliği ülkeleri ortalamasının “iki mislini” aşıyor!

Yani, “dolaylı vergi” demek, vergide “ülkenin en büyük holdinglerinin patronları  ile Öcal Uluç’un eşit hâle gelmesi” demek; hatta  “mesela bir holding patronu,  bindiği otomobilinin benzin masrafını holdinginin gider defterlerine yazdırarak, bir de holdinginin verdiği vergiden masraf diye  düşürürken”, Öcal Uluç’un arabasının akaryakıtının parası, Öcal Uluç’un “doğrudan”  cebinden çıkıyor!..

Ve bu ülkede “adaletten söz ediliyor”, iktidarda adında “adalet” olan bir parti var, ana muhalefet de adında “halk” olan bir parti!..

Sevsinler “böyle” demokrasiyi!..

(Herkes bu haftaki Gözlem’in manşetini iyi okumalı ve dehşet tablosunu açık açık öğrenmeli!..)

xXx

“Asıl” niyetin şifresi!..

Sayın Başbakan diyor ki; “Bu terör örgütü ve uzantıları ikide bir ‘Tek dil’ dediğimizi söylüyor. Biz hiçbir zaman ‘Tek dil’ ifadelerini kullanmadık. 4 tane çizgimiz olduğunu söyledim. Bir; ‘Tek millet’; bizde ayrımcılık yok. İki; ‘Tek bayrak’ dedik; bu bayrağımızın rengi şehitlerimizin kanıdır. Üç; ‘Tek din’ dedik. ‘Dil’ değil, ‘Din, din’. Dört; ‘Tek devlet’ dedik.”

Ey, Anayasa üzerine kafa yoran uzmanlar, yazarlar – çizerler, kanaat önderleri, söyleyin bana, sayın Başbakan'ın 24 saat sonra “Dil sürçmesi” diyerek düzeltmeye çalıştığı ve de Anayasamızın “Değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez”  maddeleri arasında yer alan 2’inci ve 3’üncü maddelerini “pas pas eden” bu sözleri, AKP’nin Meclis’ten çıkarmak isteyeceği “yeni Anayasa’nın ana kolonunu” işaret etmiyor mu?..

Bilmem ki, "mışıl mışıl uyuyan" CHP'nin "en tepesindekiler" sizler ne diyorsunuz; duyamıyoruz?!.

xXx

Vatandaş ve vekili!..

Vekili “Gününü gün etsin”, vatandaşın  kendisi ise “Beklesin, çile çeksin!..”

İşte “vatandaştan gelen mektup”, virgülüne dokunmadan “aynen” sütunuma alıyorum:“1999 yılı ve öncesi işe başlayan vatandaşlarımız, emekli olmak için sigortalılık süresini doldurmuş ve aynı zamanda da primlerini fazlasıyla tamamlamış olan, YANİ EMEKLİ OLMAK İÇİN YAŞI BEKLEYENLERİN HAK ETMİŞ OLDUKLARI EMEKLİLİK HAKLARINI TBMM’DE AKP HÜKÜMETİ VERMEDİ.

Bedensel gücüyle çalışan bir emekçi, 45-50 yaş arasında işsiz kalır ise, emeklilik yaşı doluncaya kadar bu kişi nasıl iş bulacak, bulamaz ise yaşı doluncaya kadar 15-20 yıl maaş almadan nasıl yaşamını sürdürecek? Bu sorulara cevap veremeyen AKP milletvekilleri, Mecliste, HAYIR OYU kullandılar.

AMA, AYNI MİLLETVEKİLLERİ, KENDİLERİNİN 2 YILDA EMEKLİ OLMA HAKKINI ALMAK İÇİN, YASAYI, JET HIZIYLA MECLİSTEN GEÇİRİP, KENDİLERİ İÇİN EVET OYU KULLANDILAR.GÖRÜYORUZ Kİ, 2 YIL MİLLETVEKİLLİĞİ YAPAN MİLLETVEKİLLERİNE EMEKLİLİK HAKKI VAR, AMA NEDENSE 20-25 YIL SİGORTALILIK SÜRESİNİ DOLDURAN VE PİRİMLERİNİ FAZLASIYLA ÖDEYENLERE EMEKLİLİK HAKKI YOK. SİZLER EMEKLİ OLAMAZSINIZ, EMEKLİ OLMAK İÇİN YAŞI BEKLEYECEKSİNİZ DİYORLAR. ADALET VE KALKINMA PARTİSİ (AKP) HANİ HAKLININ, MUHTACIN YANINDAYDI. HANİ HAK YEMEZDİ. Bu nasıl iş, bu nasıl adalet, biz çözemiyoruz.”

Ve benim notum; ey bu çok anlamlı mailin sahibi sevgili vatandaşım;  hadi AKP “böyle”, iyi de, “ana muhalefet” olan CHP’nin vekilleri ne yapıyor; peki “CHP” nasıl “halkın partisi?..”

Nokta!!!!

xXx

Perhiz ve turşu!..

Genel Kurmay Başkanlığı bildiri yayınladı: “Bazı yazar, konuşmacı ve meslek kuruluşu temsilcilerinin; basın ve ifade özgürlüğünü istismar ederek, başta Ebedî Başkomutanımız Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere tarihe mâl olmuş asker kişilerin de şerefle taşıdıkları askeri unvanlarını bile seviyesizce alay konusu yapmaları, astlık-üstlük münasebetlerini ve dünyanın en disiplinli ordusu olarak gösterilen ordumuzda disiplin anlayışını zedelemeye yönelik söz ve yazılarla Türk Silahlı Kuvvetleri'ni ve onun değerli mensuplarını tahrik etmeye çalışmaları, talihsizliktir.”

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan dedi ki; “TSK’ya yapılan hakaret ahlaksızlıktır, edepsizliktir ve kendini bilmezliktir.” – (ÖU’nun notu: Bu söz zamanlama olarak bugün gibi dünü de kapsıyorsa ve yarını da kapsayacaksa bir TC vatandaşı olarak teşekkür eder alkışlarım.)

Allah Allah, ben herhalde rüya görüyorum; “bir yandan 28 Şubatçılar hapishanelerde toplanırken”, bir yandan da 28 Şubat “geri geldi” galiba!..

xXx

Tanrı’dan mektup!..

(Hayatın gerçekte ne kadar  güzel olabileceğini hatırlatan küçük, sevgi dolu bir hikaye. Kimin cevapladığı bilinmiyor ama anlaşılıyor ki, Amerikan Posta servisinin “Ölü mektuplar”  Ofisi’nde “güze” bir ruh çalışıyor.)

14 yaşındaki köpeğimiz Abbey geçen ay öldü. O öldükten bir gün sonra, 4 yaşındaki kızım Meredith ağlıyor ve Abbey’i ne kadar çok özlediğini anlatıyordu. Bana cennete gittiğinde O’nu tanıyabilmesi için Tanrı’ya mektup yazıp yazamayacağımızı sordu. Kızıma bunu yapabileceğimizi söyledim ve O bana şu cümleleri yazdırdı:

“Sevgili Tanrım,

Lütfen köpeğime iyi bakar mısın? O dün öldü ve şimdi cennette seninle. O’nu çok özlüyorum. Hasta olduysa da O’nun benim köpeğim olmasına izin verdiğin için teşekkür ederim. Umarım O’nunla oynarsın. O yüzmeyi ve toplarla oynamayı çok sever. Sana O’nun bir resmini yolluyorum, böylece benim köpeğim olduğunu anlayabilirsin. O’nu gerçekten çok özlüyorum. Sevgiler, Meredith”

Mektubu Meredith ile Abbey’in bir fotoğrafıyla birlikte bir zarfa koyup Tanrı/Cennet adresine gönderdik. Kendi adresimizi de gönderen/cevap adresi olarak yazdık. Sonra Meredith zarfın ön yüzüne pek çok pul yapıştırdı çünkü cennete kadar gitmesi için çok fazla pul gerekeceğini söyledi. O gün öğleden sonra mektubumuzu postanedeki posta kutusuna attı. Birkaç gün sonra ‘Tanrı acaba mektubu almış mıdır’ diye sordu. ‘Sanırım almıştır’ diye cevapladım.

Dün, ön verandamızda altın rengi kağıda sarılı Meredith’e gönderilmiş, hiç tanımadığımız bir elden bir paket bulduk. Meredith onu açtı. İçinden, Fred Rogers’ın “Bir evcil hayvan öldüğünde” isimli kitabı ve kapağın içine bantlanmış bizim açılıp okunmuş mektubumuz çıktı. Karşı sayfasında da Abbey ile Meredith’in fotoğrafı ve iliştirilmiş şu not vardı:

“Sevgili Meredith,

Abbey cennete ulaştı ve güvende. Resim göndermen çok yardımcı oldu. Abbey’i hemen tanıdım. Abbey artık hasta değil. O’nun ruhu benimle, aynı şimdi senin kalbinde olduğu gibi. Abbey senin köpeğin olduğu için çok mutlu. Cennette bedenlerimize ihtiyacımız olmadığı için senin resmini saklayacak bir cebim yok. O yüzden O’nu küçük bir kitapla birlikte Abbey’den sana bir şey kalması ve hatırlaman için geri gönderdim.

Güzel mektubuna ve onu bana yazıp göndermene yardım eden annene teşekkür ederim. Ne harika bir annen var. O’nu senin için özel seçtim. Seni her gün kutsuyorum ve unutma, seni çok seviyorum. Bu arada, beni bulman çok kolay. Sevgi nerdeyse ben ordayım.  Sevgiler, Tanrı”

(Teşekkürler, sevgili dostum Ömer Güneş)

xXx

Sözün Özü

Yıllar önce İranlı bir işadamı,  “Şah dönemi ile Humeyni dönemi arasında ne fark var” diye soran bir Batılı gazeteciye şu cevabı vermişti; “Eskiden dışarıda içki içer, evde ibadet ederdik, şimdi dışarda ibadet edip, içerde içki içiyoruz!..”

Cumhuriyet kurulduğundan beri  “dışarda içki içip, içerde ibadet eden” bizlerin de ve elbette “böyle” giderse, “dışarda ibadet edip, içerde içki içeceğimiz günler” yakındır!..

‘Gelin’cik!

“Sevgili vatandaşlarım.. Çocuklarımız bizim en büyük servetimizdir. Bu serveti daha kıymetli hale getirmek için onların eğitimine çok dikkat etmeli ve çok iyi eğitim vermeliyiz. Özellikle de kız çocuklarının eğitimine daha çok önem vermeliyiz. İnanıyorum ki, 2013 yılına geldiğimizde nüfusumuzun yüzde 100’ü okuyan ve tamamı üreten bir nesle sahip olacağız.”

“Değerli Veliler.. Kız çocuklarımız okusunlar, eğitim haklarından mahrum kalmasınlar. Okuyup meslek sahibi olsunlar. Anne-babalar kızlarıyla, kızlar da anne-babalarıyla gurur duysunlar. Evlatlarımız kıymetimiz, okumaları geleceğimizdir.” 

Hatırlıyorsunuz değil mi? İlki, Sayın Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül’ün, ikincisi de Sayın Başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın uzun süredir televizyonlarda dönen kamu spotu. Yani devletin zirvesindeki iki ismin, kız çocuklarının okumalarının önemini vurgulayan konuşmaları.. Buraya kadar her şey iyi, güzel, hoş da, yeni hazırlanan lise yönetmeliği taslağına ne demeli Allah aşkınıza.. Şu an uygulanan yönetmelikte var olan “Öğrenci iken evlenenlerin kayıtları silinerek, okulla ilişkileri kesilir” maddesi, yeni hazırlanan yönetmelikten çıkarılacakmış.. Yani bir taraftan kız çocuklarının okumasını yaygınlaştırmak için çabalarken, bir taraftan da 15-16 yaşındaki ‘çocuklarımızın’ lisede rahatlıkla evlenebilmelerine/evlendirilmelerine olanak tanıyacakmışız.. Bu arada, şu anki yönetmelikte 20 gün olan devamsızlık hakkını da 45 güne çıkaracaklarmış.. Eee tabii evlendikten sonra balayına çıkmadan olur mu? 10 gün balayına çıksan, devamsızlığın yarısı gitti demek.. Allahtan başımızdaki büyüklerimiz çok düşünceli olmalılar ki, buna da çözüm bulup devamsızlık gün sayısını ikiye katlayıvermişler.

Durun daha bitmedi.. Yeni yönetmelikle okula geç kalınca derse girememe durumu da maziye karışacakmış.. Tabii yeni evli genç kızlarımız, sabah kalktı, eşine kahvaltı hazırladı, bulaşıkları yıkadı, ortalığı toparladı derken bir bakacak ki saat geçmiş, okul zili çoktaan çalmış.. Ama telaşa kapılmaya hiç gerek yok!.. Özel dersane misali, istediği zaman okuluna gidip, sınıfın kapısını çalıp derse girebilecekmiş.. Vay bee! Eğitim sistemimize bakınız.. Oldu olacak okullara birer kreş de açalım, böylelikle genç annelerimiz bebeklerini kreşe bırakıp derslerine rahatlıkla girebilsin, okul çıkışı da çocuğunu alıp evinin yolunu tutsun.. Bir kolunda çocuk, bir kolunda kitap ve defterleriyle.. İnanılır gibi değil.. Lütfen biri çıkıp bunların şaka olduğunu söylesin bize.. 

Şimdi başımızdakilere sormak istiyorum.. Büyük servetimiz olarak nitelediğimiz kızlarımızın, bu şekilde okuyarak başarılı mı olacağını düşünüyorsunuz? Sabah okula gidecek, akşama doğru okuldan gelecek, yemeğini yapacak, çamaşırlarını yıkayacak, evini temizleyecek vs vs.. Bir de akşam misafir geldi mi, tamam artık ödevler de kaldı, ders çalışmak da.. Olgunlaşmayı bir kenarı bırakınız, yaşı gereği daha kendi kişiliği tam oturmamış olan bu ‘çocuklarımız’ tüm bu sorumlulukların altından nasıl kalkacak? Kız çocuklarımızın geleceğiyle oynadığınızın farkında mısınız? Bu muydu ‘kız çocuklarını okula kazandıralım’ çabalarınız? Anne-babalar kızlarıyla, kızlar da anne-babalarıyla bu şekilde mi gurur duyacaklar? O çocuklar büyüyüp olgunlaştığında, anne ve babalarına “Beni niye küçücük yaşta evlendirdiniz, ben okumak istiyordum” dediğinde anne ve babaların yüzü kızarırken, sizin de vicdanınız sızlamayacak mı? 

Yazık, hem de çok yazık!..     

İleri teknolojide umut veren gelişmeler

Geçen hafta İzmir Gediz Üniversitesi'nde öğretim üyeleri ve 100'den fazla Kamu Yönetimi ve Siyaset Bölümü öğrencileri ile beraber olduk. 1,5 saat boyunca ben 40 yıla yakın meslek yaşamında karşılaştığım olayları bütün çıplaklığıyla anlattım. Söyleşi sonrasında genç öğrencilerimizin sordukları sorular ile ilgilendikleri konular beni fazlasıyla sevindirdi.

Başlangıçta yönelttiğim: “Kaç öğrenci arkadaşımızın okul mezuniyetlerinin sonunda kamu yönetiminde görev almak istedikleri soruma, çoğu bayan olmak üzere pek çok öğrencinin olumlu yanıt vermelerinden fazlasıyla mutlu oldum. Öyle ya 1950'li yıllardan uzunca bir süre sonra, çok az sayıda öğrenci dışında, bu alanda çalışmak isteyenler daima azınlıkta olmuş, mühendislik, doktorluk, iktisat ve maliyecilik, elektronik, bilgisayarcılık mesleklerine rağbet artmıştı.

Demek ki artık gençlerimiz millet ve vatana hizmeti ön planda tutuyorlardı, bu da ilerisi için ümit vericiydi.

Diger bir umut verici AR-GE çalışmasını sizlerle paylaşmak istiyorum. Üç Yüksek Meslek Okulu öğrencisinin oldukça ileri teknoloji ürünü projelerinin sunumuna tanık oldum.Birincisi, 4 pervaneli, havada 30 metre yüksekte durabilen, özellikle terör mücadelesinde karakolların korumasına yönelik helikopter projesiydi.İkincisi yine terörle mücadelede kullanılabilecek arızalı arazide hareket edebilen eklem bacaklı, uzaktan kumandalı örümcek aracı.Bir başkası ise hidrojen enerjisi ile çalışan araç.

Yıllarca neden yüksek teknolojide geri kaldığımızı artık ortadan kaybolacağına dair üç örnek proje, bu milletin bir ferdi olarak ileriye dönük heyecanımı arttırdı. Hele üniversite yöneticilerinin öğrencilere olan destek ve güvenleri görülmeye değer düzeydeydi.

Bu projeleri izlerken kısa bir süre önce okuduğum değerli Uğur Yüce’nin hazırladığı ve çevirdiği dünyadaki “robot teknolojisi”nin gelişmesiyle ilgili yabancı bir bilim adamının araştırma özetinin ana hatları gözümün önünden geçti.

Bilim adamı, gelişmiş ülkelerin robot teknolojisine verdiği önemi anlatıyor, basına da yansıdığı gibi, bundan böyle savaşların artık robotlar eliyle yapılacağını; “yapay akıl adını verdiği robot aklının 2080 yılında insan aklına yakınlaşacağını” belirtiyordu. Esasen daha şimdilerde robotlar birçok şeyi algılayabiliyor ve algıladıklarına yanıt verebiliyorlardı.

Bütün bunlardan sonra üniversite yöneticilerine gördüklerimden esinlenerek, AR-GE çalışmalarına çok destek vermeleri gerektiğini ifade ettim. Türkiye’de artık “un, şeker, yağ var, sıra helva yapmaya geldi” demek gerekiyor.

Bankada unutulan milyonlar

Gelecek endişesi insanları tasarruf etmeye yönlendirir. En yaygın tasarruf yöntemi, “yastık altı” diye tabir ettiğimiz altın biriktirmek ya da parayı bankaya yatırmaktır. Düşünün ki, emekliliğinizde rahat bir hayat sürebilmek, zor günlerde kimseye muhtaç olmamak için paranızı bankaya yatırıyorsunuz ve bir daha ne arıyor ne soruyorsunuz…. Yani bankaya yatırdığınız parayı unutuyorsunuz…Olur mu demeyin, oluyor, oldu! Olmaya da devam edeceğe benziyor…

2011 yılında 248 bin hesapta tam 42,6 milyon TL unutuldu! Ne mutlu ki binlerce insanın gelecek endişesi ortadan kalkmış ya da gelirleri bankadaki paralarını unutturacak kadar artmış. Tabi ki başka nedenler de olabilir. Bu rakam 2007 yılında 27,9 milyon, 2008’de 16,9 milyon, 2009’da 19,2 milyon ve 2010’da 37,3 milyon TL. Son 5 yıla baktığımızda, 844 bin hesapta tam tamına 143,9 milyon TL unutulmuş.

Peki ne oluyor bankalarda unutulan bu paralar? 5411 sayılı Bankacılık Kanunu'na göre, bankalarda mevduat, katılım fonu, emanet ve alacaklardan hak sahibince, en son işlem tarihinden itibaren 10 yıl içinde aranmayanlar zaman aşımına tabi bulunuyor. Zaman aşımına uğrayan her türlü mevduat, katılım fonu, emanet ve alacaklar banka tarafından hak sahibine ulaşılamaması halinde, verilen ilanın ardından Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu'na (TMSF) gelir kaydediliyor.

Öncelikle bankalar, kendi müşterilerinin söz konusu kıymetlerini kendi internet sitelerinde duyuruyorlar ve aynı zamanda bu bilgileri TMSF’ye bildiriyorlar. Ayrıca, zaman aşımına uğrayan 50 TL üzerindeki hesapların, hesap sahiplerine iadeli taahhütlü mektupla bildiriminin yapılması gerekiyor. Söz konusu listeler TMSF tarafından konsolide edilmiş olarak internet sitesinde (www.tmsf.org.tr) her yıl 1 Şubat-30 Nisan tarihleri arasında yer alıyor.  15 Mayıs son! On yıllık zaman aşımını 2011 yılı itibari ile doldurmuş olan hesaplar, bu tarihe kadar müracaat edilmemesi halinde TMSF’ye devredilecek.

Türkiye’de sigortalı çalışanların yaklaşık yüzde 40’ı asgari ücretle çalışıyor. Bu oran ortalama 4 milyon kişi demek. Yani, dört kişilik bir ailenin açlık sınırının 940 TL,  yoksulluk sınırının 3.061 TL olduğu (Nisan, 2012) Türkiye’de, 4 milyon kişi 634,64 TL ile ev geçindirmek zorunda (01.01.2012-30.06.2012 Dönemi). Buna karşılık binlerce kişinin parasını bankada unutması da garip doğrusu.

15 Mayısa kadar www.tmsf.org.tr internet adresinde; “zamanaşımı sorgusu” menüsünden, hesaplarınızı kontrol etme şansınız hala var. Bizden hatırlatması…

Tiyatro

Sayın Başbakan, AKP Gençlik Kolları Büyük Kongresinde, İstanbul Şehir Tiyatrosu sanatçıların, yeni yönetmeliğe itiraz etmelerine çok sert çıktı ve raconu kesti.

“İstanbul’da şehir tiyatroları meselesinde o despot anlayış, o kibirli tavır tekrar kendini gösterdi. Soruyorum siz kimsiniz? Bu ülkede sanat sizin tekelinizde mi? Geçti o günler. Artık despot aydın tavrıyla parmağınızı sallayarak bu milleti aşağılama dönemi geride kaldı.”

Wow, çok sert. Siz kimsiniz yahu? Despot aydınlar sizi. Sanat sizin tekelinizde mi? Milli irade benim arkamdadır. Siz onlara parmak sallayamazsınız. Sallanacaksa ben sallarım, diyor yani.

“Gelişmiş ülkelerin hemen hepsinde devlet eliyle tiyatroculuk olmaz. Ben Kadir Bey’i tebrik ediyorum. Aynı şeyi Bakanlar Kurulu’na getireceğim. Tiyatroları özelleştirmek suretiyle buyurun tiyatrolarınızı istediğiniz gibi oynayın. Destek gerekirse biz de istediğimiz oyunlara sponsor oluruz. Buyurun işte özgürlük. Ama kusura bakma geleceksin hem belediyeden maaşını alacaksın ondan sonra da yönetime istediğin gibi verip veriştireceksin. Olmaz öyle şey.”

Devlet eliyle tiyatro olmazmış. Yahu insan biraz araştırır. Sosyalisti, kapitalisti neredeyse tiyatroya destek vermeyen ülke yok. Bütün mesele tiyatro sahnesinde eleştiri yapılmasın.

“Özelleştirirsin olur biter” diyor Sayın Başbakan. Neyi özelleştireceksiniz, sanatçıları mı? Tiyatro oynanan mekânlar desek bunlar zaten Belediyenin. Kim talip olabilir bu işe? Sübvansiyona muhtaç, kar getirmeyen bir işi kim alır?

Sayın Başbakan, şimdiye kadar yaptığınız özelleştirmelere bir bakın. Aralarında kar getirmeyen veya kasasında parası, arsası, malı mülkü olmayan özetle; yüksek rant getirecek bir varlığı olmayan bir fabrikayı ya da kurumu satabildiniz mi? Sonunda iş ister istemez Belediyeye kalacaktır.

Bence bu önceden düşünülmüş zaten. Başbakan bu konuda geride kalmış biraz. Özelleştirmenin bir anlamı olmadığı için çare yönetmeliğin değiştirilmesinde bulunmuş. Oyunları belediye seçer, metinlere de müdahale eder, sanatçıların da sahneden eleştiri yapma şansı olmaz.

Sanatçılar toptan istifa ederlerse bu oyunu bozarlar, ama böyle bir şansları yok. Çoğu sadece buradan aldığı maaşla geçinen insanlar. Yönetim kalan sağlar bizimdir diyerek planı uygular. Seyirci sayısı da otomatik olarak düşeceği için, 11 sahnede oynamak yerine dört sahnede oynarlar. Oyun sayısını azaltırlar, olur biter. Kalan seyirci tek tip olacağına göre oyun bulmak da hiçbir açıdan zor olmayacaktır.

Aslında Sayın Başbakanın, kişiliği itibariyle eleştiriye hiç tahammülü olmayan bir insan olduğunu biliyoruz. Karikatür konusundaki davranış tarzını hatırlayınız. Eleştirenleri mahkemeye verip tazminata mahkûm ettiği de malumunuz. Hatta ayağa kalkmayanları hapislerde süründürdüğünü bizzat kendisi ifade etmişti.

Böyle bir karakterin tiyatroya nasıl bakacağını tahmin etmek zor değildi. Hatta bunca zaman nasıl bekleyebildi, hayret.

Ülke geneline bakacak olursak sahnede hakikaten pek de hoş olmayan bir oyun var.

Bu oyunda itaat etmeyen, eleştiren herkese ya kapı gösterilip dışarı atılıyor ya da yine kapı gösterilip içeri atılıyor.

Kanun mu? Yaratılan prensipler mi?

Bazen mahkemelerimizin açık kanun metinlerini zorlayan kararlar verdiklerini görüyoruz. Bugün bunlardan birine değinip sizlerle paylaşmak istiyorum. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 2010/9–39 Esas ve 2010/71 Karar numaralı 10.02.2010 tarihli ilamına konu olayda, davacı, davalının işyerinde on bir yıldır tercüman olarak çalışmaktadır. İşveren vekilinin üç-dört ay içerisinde kadro azaltımına gidileceği ve iş sözleşmesinin bu sebeple tazminatlarının da kendisine ödenmek suretiyle sona erdirileceğini sözlü olarak belirttiği, davacı tarafından ifade edilmiştir. Bu irade beyanı karşısında bunalıma girmesi sonucunda davacı iş sözleşmesini 18.04.2005 tarihinde ‘tazminatımı ödeyeceğinizi hatırlatırım’ ibaresini içerir fesih beyanı ile sona erdirmiş olduğunu vurgulamıştır. İşçi tarafından yapılan fesih ile davalının davacıya kıdem tazminatı ödememesi üzerine davacı, kıdem tazminatı alacağının tespiti ve kendisine ödenmesini mahkemeden talep etmiştir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu karşısına gelen olayda iş sözleşmesinin feshi tehdidi altında, on bir yıllık çalışmasının karşılığı olan kıdem tazminatının ödeneceği konusunda işverenin verdiği güvenle işçinin iş sözleşmesini feshettiği ancak bu istifası dolayısıyla kıdem tazminatının kendisine ödenmemesi sonucunda zarara uğradığı yönünde karar vermiştir. 

İşçinin, iş sözleşmesini kendi iradesi ile istifa suretiyle feshetmesi durumu 1475 sayılı Kanunun 14. maddesinde açıkça ifade edildiği suretle, kıdem tazminatı hakkını ortadan kaldıran bir haldir. Ancak Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, işçide kıdem tazminatı ödeneceği yönünde haklı güven oluşturulduğunun kabulü halinde, Medeni Kanunun 2. maddesine dayanan, yasal düzenlemesi yer almasa da hukukumuzda uygulanan güven prensibi çerçevesinde durumun irdelenmesi gerekliliğini vurgulamaktadır. Kanaatimizce, karara konu bu durum, dürüstlük kuralının uygulama alanı dışında kalan bir haldir. Zira mevzuatın uygulanması menfaatler dengesini bozmamakta ve hakkaniyete aykırı bir sonuç ortaya çıkarmamaktadır. Bununla birlikte, emredici bir hukuk kuralı ile kuralları çizilmiş olan kıdem tazminatı hükümlerinin açık düzenlemesinin mevcudiyeti yanında Medeni Kanunun 2. maddesinin uygulanmasından bahsetmek doğru olmayacaktır. Yine işçinin yapmış olduğu iş göz önünde bulundurulduğunda vasıflı bir işçiden bahsedilmektedir ve bu anlamda işçi feshin sonuçlarını öngöremeyecek cahil biri konumunda da değildir.

Kanaatimizce, Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun kararının kabulü kıdem tazminatını cezai bir müeyyide haline dönüştürecek ve işçinin iş sözleşmesinin feshinin haklı nedene dayanıp dayanmaması şartı aranmaksızın işçinin kıdem tazminatına hak kazanması gibi, mevcut düzenlemenin amacına aykırı bir sonucun doğması riskini de ortaya çıkaracaktır. Bu durumda da, 1475 sayılı İş Kanununun 14. maddesindeki düzenlemelerin emredici niteliğinden bahsetmek mümkün olmayacaktır. Bu bağlamda, yasal düzenlemesi olmayan ve Medeni Kanunun 2. maddesinde temelini bulan güven prensibine aykırı davranışın istisna olarak hükümde açık olarak belirtilmediği süreçte, bu yönde karar verilmemesi gerekliliği görüşünde olduğumuzu belirmekte yarar bulunmaktadır.

Sonuç olarak, açıklanan gerekçelerle inceleme konusu Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun kıdem tazminatının ödeneceği konusunda işverence kendisinde haklı bir güven oluşturularak istifa eden işçinin kıdem tazminatına hak kazanacağı yönündeki yaklaşımı kanaatimizce doğru olmamaktadır.

Yeni Anayasa için-32: Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (md.159)

Yeni yapılan Anayasa değişikliklerine rağmen, yürütmenin yargıya müdahalesine imkân sağladığı gerekçesiyle yargı çevrelerinde Adalet Bakanının Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nun başkanı olması esasına eleştiriler yağdırıldığı iyi b,ilinmektedir. Gerçekten, Adalet Bakanı'nın kurulun başkanı olması ve adalet müfettişlerinin görevlendirilmesinde  son sözü yine Adalet Bakanının söylemeye devam etmesi yargı bağımsızlığı konusunda duyulan şüphelerin asli gerekçelerinden birini oluşturmaktadır. Bu nedenle Adalet Bakanının kurul başkanlığı görevine son verilmesi gerekmektedir.

Bunun yerine, aynı zamanda kurula üye seçen cumhurbaşkanının kurulun doğal başkanı olması kurulun bağımsızlığının ve tarafsızlığının önemini gösteren bir ilke olması bakımından kabul edilebilir. Gerçi, yakın tarihlere kadar Fransa’da kurulun başkanı olan cumhurbaşkanının bu görevi artık bulunmamaktadır. Zira, Fransa Cumhurbaşkanı yürütmenin başı olarak kurula müdahale izlenimi yaratmamak için kurulun toplantılarına protokol dışında hiç katılmamıştır. Bu nedenle “ideal” olanın da bu olduğu kuşkusuzdur. Ancak biz böyle bir sistemin kabul edileceğini düşünmediğimiz için, Adalet Bakanı yerine Cumhurbaşkanının kurul başkanı olmasını ehveni şer gördük.

Bununla birlikte, gerek kurulda oluşabilecek korporatist eğilimleri önlemek ve gerekse Adalet Bakanlığı ile kurul arasındaki karşılıklı ilişkilerin sağlıklı bir zeminde sürdürülebilmesini sağlamak amacıyla, Adalet Bakanlığı Müsteşarının Kurulun tabiî üyesi kalmasında yarar görüyoruz. Buna ek olarak, yürütmenin bir öğesi olan Adalet Bakanı’nın da gerekli gördüğünde Kurul’un niteliği dolayısıyla oy kullanmamak üzere kurula bizzat katılması sağlanabilir.

Avrupa ülkelerinin büyük çoğunluğunda Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nun muadili olan kurullar, yüksek mahkemelerin veya hâkimlerin kendi aralarından seçtikleri üyelerle devlet başkanı veya parlâmentoların seçtikleri üyelerden oluşan karma kurullardır. Başkan ve başkan vekillikleri de sözkonusu kurulların demokratik meşruluklarının güçlendirilmesi amacıyla seçim sistemi uygulamaktadır. Bizde de kurul başkan ve başkanvekili ile daire başkan ve başkan vekillerinin belirlenmesinde seçim sisteminin benimsenmesi, seçimlerde bir takım baskıların, spekülasyon ve kulislerin önüne geçilmesi veya en azından hafifletilmesi bakımından  “gizli oy” esasının kabul edilmesi yerinde ve uygun olur.

Kurulun bağımsız bir çalışma mekânına kavuşturulması ise, uygulamada halenj yargı bağımsızlığı yönünden sıkıntı yaratan bir duruma son verecektir.

Bütün bu gerekçelerle mevcut Anayasanın 159. maddesinin 3, 6, 7 ve 13. fıkraları aşağıdaki şekilde yeniden kaleme alınmalıdır:

“Kurulun doğal Başkanı Cumhurbaşkanıdır. Gerekli gördüğü hallerde kurul toplantılarına başkanlık eder. Adalet Bakanı, gerekli gördüğü durumlarda kurul toplantılarına katılır, öneri ve isteklerde bulunur, ancak oy kullanamaz. Adalet Bakanlığı Müsteşarı Kurulun tabiî üyesidir. Kurulun, dört asıl üyesi, nitelikleri kanunda belirtilen; yükseköğretim kurumlarının hukuk  dallarında görev yapan öğretim üyeleri ile avukatlar arasından Cumhurbaşkanınca, üç asıl ve üç yedek üyesi Yargıtay üyeleri arasından Yargıtay Genel Kurulunca, iki asıl ve iki yedek üyesi Danıştay üyeleri arasından Danıştay Genel Kurulunca, bir asıl ve bir yedek üyesi Türkiye Adalet Akademisi Genel Kurulunca kendi üyeleri arasından, yedi asıl ve dört yedek üyesi birinci sınıf olup, birinci sınıfa ayrılmayı gerektiren nitelikleri yitirmemiş adlî yargı hâkim ve savcıları arasından adlî yargı hâkim ve savcılarınca, üç asıl ve iki yedek üyesi birinci sınıf olup, birinci sınıfa ayrılmayı gerektiren nitelikleri yitirmemiş idarî yargı hâkim ve savcıları arasından idarî yargı hâkim ve savcılarınca, dört yıl için seçilir. Süresi biten üyeler yeniden seçilebilir (md.159/3).

Kurulun, Cumhurbaşkanı ile Adalet Bakanlığı Müsteşarı dışındaki asıl üyeleri, görevlerinin devamı süresince; kanunda belirlenenler dışında başka bir görev alamazlar veya kurul tarafından başka bir göreve atanamaz ve seçilemezler (md,159/6).

Kurulun yönetimi ve temsili kurulun kendi asıl üyeleri arasından gizli oyla seçtiği Kurul Başkanına aittir. Kurul Başkanı dairelerin çalışmalarına katılamaz. Kurul, kendi üyeleri arasından gizli oyla daire başkanlarını ve daire başkanlarından birini de başkanvekili olarak seçer. Başkan, yetkilerinden bir kısmını başkanvekiline devredebilir (md.159/7).

Kurul üyelerinin seçimi, kurulun görevlerini kendi bağımsız mekânında yerine getirmesi,  dairelerin oluşumu ve işbölümü, kurulun ve dairelerin görevleri, toplantı ve karar yeter sayıları, çalışma usul ve esasları, dairelerin karar ve işlemlerine karşı yapılacak itirazlar ve bunların incelenmesi usulü ile Genel Sekreterliğin kuruluş ve görevleri kanunla düzenlenir (md.159/13)”. 

İyimserlik

Sağlık sorunlarına olumsuz yaklaşmak, hastalık ve ölümle kurtulmayı isteyip beklemek doğru bir yöneliş değildir. Herkesin sağlıklı, başarılı, mutlu yaşamasını dilemek en insancıl tutumdur. Bunun sözde kalmaması, gerçekleşmesi için gerekenlerin yerine getirilmesi de içtenlilkliliğin koşuludur. İyimser yaklaşım insancıl niteliğin gereğidir.

Günümüz Başbakanı, geçirdiği rahatsızlıkların niteliği ve boyutu ne olursa olsun, sağlıklı kalmalı, yanlışlarını ve yanılgılarını, işlem ve eylemlerinin olumsuz sonuçlarını görmeli, yaşamdan ders aldığının örneklerini çevresine vermelidir. Milletvekillerini kışkırtmaktan kaçınmalıdır.

Öncelikle laiklik konusundaki çelişkiyi düzeltmesi beklenmelidir. Mısır’a gittiğinde “Laiklik dinsizlik değil. Ben dindar bir müslüman olduğum halde laik bir devletin Başbakanıyım” sözüne açıklık getirilmesi gerekir. Laiklik dinsizlik olmadığına, milyonlarca müslüman laik olduğunu söylediğine ve olduğuna göre bireylerin laik olmasına neden karşı olur? “Tek din” sözü de öbür tek’ leriyle uyumsuzdur. Hele başkanlık sistemiyle açıklanan hırs Ya yeterlik?

Laik olmayanlar laik devleti gerçekten ve içtenlikle yönetebilir mi? Yöneticisi laik olmayan devletin laikliği nasıl ve gerçek olur? Devletin laik olup kişilerin laik olmayacağı söylenirken kişileri, kendisini devletten üstün mü gördüğü sorulabilir. Laikliği benimsemeyen ülkelerde bırakınız ayrı dinden olanların çatışmasını, ayrı mezhepten olanların savaşı bizim Cumhuriyetimizin temel niteliklerindeki uygunluğu, çağdaşlığı ve ulusal yararı da doğruluyor.

Laik cumhuriyeti kötüleyip kendi amaçlarına ve akıllarına uygun düzeni gerçekleştirmek için inançlı olan insanlardan beklenmeyecek yalanlara, abartılara, söylentilere, suçlamalara başvurulması çok yönden düşündürücü ve üzücüdür.

 

Avrupa'da yeni bir dönem

Fransa ve Yunanistan’da genel ve Almanya’nın Schleswig-Holstein bölgesinde yapılan seçim sonuçlarının zaten uzun süredir ekonomik istikrarsızlık içinde bulunan Avrupa’da yeni belirsizliklere yol açabileceği görülmektedir.

Seçimlerin verdiği ortak mesaj bellidir.

Halk, büyüme istemektedir. Kendisinin sebep olduğuna inanmadığı   finansal krizin bedelini ödemek istememektedir. Satın alma gücünden fedakarlık bir yana, hayat standardının yükseltilmesini arzulamaktadır. Kendilerine kemer sıkma politikasını öneren iktidarları da cezalandırma yoluna gitmiştir. Fransa ve Yunanistan’da iktidarlar değiştirilmiş, Almanya’da Merkel güç kaybetmiştir. Seçmen bu ülkelerin liderlerini cezalandırırken, daha radikal partilere yönelmiştir. Özetle halk, ülke ekonomisinin krizden çıkma çabalarına destek verme yerine, kendi yaşam standardını ön planda tutmuştur. Kendisini kriz öncesinde, kamu borçlarının yükselmesinden, bütçe açıklarının büyümesinden   sorumlu tutmamıştır.Mali disipline prim vermemiştir.

Seçmen büyüme istemektedir ama, büyümenin   hangi yöntemlerle sağlanacağı konusunda ortaya konmuş bir strateji   yoktur.

Yunanistan, Haziran ayı sonuna kadar 10 milyar Euro’yu aşan yeni bir tasarruf paketi hazırlamak zorundadır. Aksi halde kendisine verilen 130 milyar Euro’luk kredinin 23 milyarlık dilimini alamayacaktır. Bunun anlamı Yunanistan’la pazarlıkların yeniden başlayacağıdır. Çünkü eğer kurulabilirse yeni Yunan hükümetinin seçmeni bu tür kemer sıkma politikalarına karşıdır.

Küresel ekonomik krizden çıkış için, borçlu ülkelerin kemer sıkmaları gerektiğini öne süren politikanın yapımcısı Merkel ve başlıca destekçisi Sarkozy’dir, Her ikisi de kaybetmiştir. Yeni Fransa Başkanı sosyalist Hollande’ın Merkel’e aynı desteği vereceği şüphelidir. Hatta, geçen Mart ayında imzalanan ve krizden çıkış için bir yol haritası niteliğinde olan Mali İstikrar Sözleşmesi’nin yeniden tartışmaya açılması bile sözkonusudur.

Gelişmeler hangi yönde olursa olsun, Avrupa’nın daha bir süre belirsizlik içinde olması kaçınılmazdır. Euro muhtemelen bir miktar değer kaybedecektir. Borç verenler, risk primini arttıracaklardır. Büyüme politikası çerçevesinde harcamalar artacak ve enflasyon kendisini göstermeye başlayacaktır.

Türkiye bu gelişmelerden elbette etkilenecektir. Sonuçta küresel ekonominin bir parçasıdır. Sarkozy’nin gidişi, Avrupa ile ilişkilerin düzelmesine yol açabilir ancak bu konuda yeni Fransız Başkanı’nın tutumunu beklemek gerekecektir.

Avrupa’nın harcamaların arttırılması yoluyla büyümesi ihracatımızı olumlu yönde etkileyebilir. Likidite bolluğu ise, ülkemize yönelik yatırımları arttırabilir.

Konak Tüneli ile nereye?

İzmir Baro Başkanı Sema Pekdaş, Konak-Yeşiledere arasında yapılacak tünel ile ilgili  tartışmayı 7 Ekim 2011 tarihli yazısı ile başlattı. Karayolları Genel Müdürü M. Cahit Turhan, 23 Aralık 2011 tarihinde  Baro Başkanına güya bir cevap verdi. “Güya” diyorum, çünkü hatalı bilgilerle yüklü bir metin.

“İzmir Barosu Kent ve Çevre Komisyonu”, 1 Nisan 2012 tarihli bir rapor ile konuya açıklık getirdi. “Cumhuriyet EGE”nin  9 Mayıs 2012 tarihli nüshasında  Ozan Yayman raporu ustaca özetledi. Başlık da uyarıcı: “Kaynakları tünele gömmeyin.” (Söz konusu metinler, İzmir Barosunun internet sitesinden bulunabilir)

Ancak, son tartışmayı esas olarak Prof. Dr. İlhan Tekeli’nin  ateşlediğini söyleyebiliriz.  7 Mayıs 2012 tarihli “Hürriyet Ege”de Banu Şen’e şöyle diyordu:

“İzmir’de bir proje var, dışarıdan yapılan bir şey. Yeşildere’den Konak’a yapılan tünel…İzmir’i tahrip edecek. Yığacak Konak’ın ortasına trafiği. Merkezi hükümetin bunu yapmaya hakkı var mı? Belediye ile müzakere etmeden olmaz böyle bir şey. Bu demokrasiye sığmaz. O proje doğru da olsa, yapılma biçimi yanlıştır.”

Tüm bu gelişmeler üzerine “35 Proje (!)” şampiyonları hemen harekete geçti. Karayolları 2. Bölge Müdürlüğünde yol yatırımlarının anlatıldığı bir toplantı düzenlendi. Ve Bölge Müdür yardımcısı Kurban Ali Aslan,  tünelin Konak’taki çıkış noktasının görsellerini katılımcılarla  ilk kez paylaştı. Kamuoyu, bu temsili çizimleri Yeni Asır gazetesi aracılığıyla tanımış oldu.  Konak’ın  feci geleceğini  bu sayede görebildik! 

Cevapsız kalan sorular 

Ben de aylar önce GÖZLEM’deki  köşemde,  konu üzerinde durmuş, tünel girişimini  çeşitli yönlerden eleştirmiştim. Karayolları Genel Müdürlüğünün Baroya yolladığı bilgi notunda cevaplarını bulamadığım için sorularımı yineleyeyim:

1.Trafiğe çözüm getireceği iddia edilen 1.5 kilometrelik  tüneli, Bakanlıkça hazırlanan 1/100000 ölçekli Çevre Planında,  İzmir  Büyükşehir Belediyesinin hazırladığı İzmir Kent Master Planı’nda ve son olarak İzmir Ulaşım Master Planı’nda  neden göremiyoruz?

2.Böyle bir tünelin taşıyacağı trafik konusunda bir inceleme yapılmış mıdır? Yapılmış ise, bu çalışma kamuoyundan neden  gizleniyor?

3.İleride kimin ödeyeceği belli olmayan yüksek işletme masrafları hariç, ön hesaplarda 130 milyon TL gibi büyük bir tutara çıkacağı söylenen bu tünel için Çevresel  Etki Değerlendirmesi (ÇED) raporu alınmamıştır. Bakanlık yönetmeliklerine göre  işe başlamadan önce zorunluluk olan “zemin etüdleri” de  yapılmamıştır.  İzmir fayının,  tünelin Yeşildere çıkışının önünden geçtiğini,  İzmir’e yabancı olduğunuzdan mı bilmiyorsunuz?

4.Gelişmelerden Valiliğin ve İl Müdürlüğünün   haberlerinin  olduğu tarihi  belgeleyebilir misiniz? Meşhur (!)  “35 Proje” kitapçığında  güzergahın  “Mürselpaşa Caddesi-Konak” olarak açıklanması her zamanki gibi “sehven” yapılan bir hata mıdır?

5.İzmir Büyükşehir Belediyesinin, Buca-Yeşildere bağlantısı için 16 milyon TL’lik kamulaştırma yaptığından, Yeşildere çıkışında “uçan yol” planladığından haberiniz yok mu? Proje gelişirken TCK yetkililerinin  görüş bildirmesi, UKOME (Ulaşım Koordinasyon Merkezi) toplantılarında olur vermesi, hep birer aldatmaca mı idi?

6.Tünel projesini açıklamak için neden “uçan yol”un yapım ihalesi beklendi? Başkan Aziz Kocaoğlu’nun, iki projeyi birleştirmek, tünel yerine, Buca-Otogar arasında geniş bir yol yapmak  önerisini neden duymazdan geldiniz? Baro raporunda vurgulandığı gibi, kentin merkezini doğrudan ilgilendiren projenizi,  Meslek Odaları ile, yerel yönetim yetkilileri ile, basın-yayın organları üzerinden kamuoyu ile neden  paylaşmadınız? Bunda “ileri demokrasi” yaklaşımı mı etken oldu?

7.Konak girişi nedeniyle, Bahri Baba parkının ve çevredeki  yaya trafiğinin biteceğini, Konak’ta trafiğin işin içinden çıkılmaz hale geleceğini, İzmir ile ilgili olumsuz bakışınız nedeniyle mi değerlendiremiyorsunuz? İzmir’in tarihi güzellikleri umurunuzda değil, biliyoruz. Ama dini öğelere vurgu yapanların, tünellerin giriş noktasının tam üstündeki tarihi caminin ne hale geleceğini görmemesi tuhaf değil mi?

8.Gelelim işin en karanlık yanına, işin yapımı için ayrı bir ihale açılmaması konusuna. İzmir Barosu Komisyon raporu şunu vurguluyor:

“1988 yılında İzmir-Urla-Çeşme otoyol ihale sözleşmesinde yer alan ve daha sonra mahkeme kararıyla imkansız hale gelen Kordonyolu geçişi yerine, 1988 yılındaki sözleşmeye dayanarak, bambaşka bir güzergahta tünel yapılması ve bu tünel yapısının eski sözleşme kapsamında değerlendirilmesi, sonrasında da eski müteahhidin sözleşmeden doğan haklarını başka bir müteahhide devretmesi de Kamu İhale Kanunu'na karşı muvazaalı işlemlerdir.” 

Hovardanın parası cebimizden çıkıyor 

Emekçi olsun, esnaf olsun, iş adamı olsun, kenti ve ülkesini seven herkes, bir partinin

gösterisi için hovardaca para harcanmasına karşı durmalıdır. Para harcamak isteniyorsa, daha yararlı alanlara yatırım yapılmalıdır.

Tünellerden söz edenler, bu gereksiz projeleri bırakıp bir an önce  Buca-Tınaztepe yerleşkesi arasında, F. Altay-Narlıdere arasında  hafif raylı sistemi gerçekleştirmelidir. Merkeze bağlı yetkililer, Körfez’in güzelleştirilmesi çabalarına taş koyacak yerde, limanı canlandırma yollarının araştırılmasına katkı  koymalıdır.

“Adil” olmalıdırlar. Yol kesici değil…

Avrupa'da seçimler ve değişimler

Avrupa'da, geçtiğimiz hafta önemli seçimler yapıldı. Sonuçları, Avrupa'yı değiştirecek nitelikte gelişmelerin habercisi. Avrupa değişiyor. Avrupada yeni bir dönem başlamak üzere ve Türkiye değişen şartlar karşısında mutlaka yeni stratejiler belirlemek zorunda kalacaktır. 

Fransa seçimleri: Bunun enönemli yönü aşırı davranışları olan Sarkozy’nin gözden düşmesidir. Fransız halkı, daha mutedil ve sakin bir tip olan F. Hollande’ı Cumhurbaşkanı olarak görmek istemiştir. İkinci ve daha önemli husus, Fransa da aşırı sağ partilerin daha da güçlenmesi durumudur.  Sol gelmekle birlikte, aşırı uçlar da güçlenmeye başlamıştır. Fransız politikasında daha milliyetçi rüzgarlar esecek ve AB’nin ekonomik tavsiyelerine pek rağbet edilmeyecektir.

Fransanın ekonomik durumu pek iç açıcı olmayıp, bankacılık sektörü sıkıntıdadır. 

Yunanistan seçimleri: Burada da bilinen büyük partiler tamamen zaafa uğramış, tam aksine her iki uçta, aşırı sağ ve sol partiler yükselişe geçmiştir. Bu uç gruplar, AB menşeli ekonomik paketleri ve “kemer sıkma politikalarını” red etme eğilimi içindedirler. Daha çok “Yunan bağımsız iradesi” üstünde duran bu gruplardan özellikle öne çıkan “Altın Şafak” adeta Yunan Nazi partisi olarak tanımlanmakta ve komşu Türkiye’ye karşı aşırı bir düşmanlık beslemektedir.  Uç partiler, Avrupa ve özellikle Almanyanın teklif ettiği ve edeceği “kurtarma paketlerine” karşı çıkacaklarını ifade etmişlerdir.Bu da Yunanistan'ın ekonomisinin daha da kötüye gideceği  ve Avrupa ekonomisine de menfi tesiri olacağı anlamına gelmektedir. Yunanistan'da toplumsal değişim yaşanmaktadır. 

Hollanda seçimleri: Benzer bir durum yani uç partilerin güçlendiği bir seçim yaşanmıştır ve aşırı sağ yükselişe geçmiştir. Bu ülkelerin tümünde sığınmacılar, mülteciler ana seçim konularıdır. Gelen yabancıların iş piyasasına hakim oldukları, daha az ücrete çalıştıkları ve halkın genel yaşam tarzına uyum sağlayamadıkları şikayet konularının başında gelmektedir. İşin daha da kötüsü, gelen göçmenlerin büyük çoğunluğunun Müslüman ülkelerden gelmiş olması sebebi ile, bir İslamafobya yani İslam Korkusu’nun da atmakta olduğu görülmektedir. 

Atinadan bir hat çizilirse, Yunanistan, Fransa, Hollanda, Norveç hattı üstünde yükşelen Irkçılık ve sağ uçlar  ve ilaveten  sol uçlar tehlike işaretleri vermektedir. 

Ermenistan seçimleri: Türk düşmanı Sarkazyan tekrar Cumhurbaşkanlığını almış bulunmaktadır. Bu demektir ki, ABD Ermeni diyasporası galip gelmiş ve Ermenistanın iç işlerinde etkili olmuşlardır. O halde, gidişatta yumuşama yerine, didişme ve olayları tırmandırma politikası hakim olacaktır. Ermenistan içinde aşırı sağ partilerin güçlenmesi beklenmelidir. 

Rusya Seçimleri: En önemlilerinden birisi de Rusya’da Vladmir Putin’in tekrar Cumhurbaşkanlığa gelmesi durumudur. Putin adeta Çarlık zamanını hatırlatan bir gösteriş ve merasim havası içinde Kremlin sarayına gelerek anayasa üzerine yemin ederek, üçüncü sefer Cumhur başkanı olmuştur.

Putin: (a) daha güçlü bir Rusya, (b) daha güçlü bir Rus ordusu, (c) daha güvenli bir Rusya, (d) eski etki alanlarında yeniden yükselen bir Rusya  sözü ve propagandası ile seçimi kazanmıştır. Karşımızda yeni bir Rusya şekillenmektedir.

Rusya da, farklı bir Avruap ile işbirliği yapmaya hazırlanmaktadır çünkü Avrupa da hızla değişmeye başlamıştır. Bu arada Rus milliyetperverliğinin de yükselişe geçtiği gözlerden kaçmamalıdır.

Avrupa ve Rusya hızla değişmektedir. Dünya yeni bir kutuplaşmaya doğru gitmekte olup, yeni akımlar etkilerini hissettirmeye başlamışlardır. Türkiyenin de değişen şartlara hızla ayak uydurması gerekmektedir.

24 saat bana yetmiyor

Geçenlerde televizyon programında, “Bunlar İzmir’de düdük çalmak ve ceza yazmaktan başka bir yaparlar mı?” diye bir soru sormuştum.

Yanıt alamadım!

Sadece uyarı üzerine, “Aralarında çok ama çok iyiler var!” dedim.

Gerçek de bu…

Ama hepimizin her gün yaşadıklarını görmezden gelebilir miyiz?

Size bir günümden ve yaşadıklarımdan bir iki noktayı anlatmak istiyorum:

Günlerden 17 Mayıs 2012 Çarşamba…

Sabah erkenden bir sağlık kuruluşuna gittim. İl Sağlık Müdürü Opr. Dr. Mehmet Özkan’ın yakıştırdığı gibi “Vatandaşa nasıl davranılıyor?” diye gözlemde bulundum.

Çirkin bir görüntü ile karşılaşmadım…

Hemen herkes hakkına razı bir şekilde bekliyordu.

A’dan Z’ye tüm sağlıkçılar güzel, ciddi bir çalışma sergiliyordu.

“At sahibine göre kişner” sözünü anımsadım.

Biliyorsunuz; Yönetilen veya buyruk altında çalışan kişi, tutumunu ya da çalışmasını yöneticisinin tavrına göre ayarlar. Bu sebeple yönetilen değil yöneten, çalışan değil çalıştırıcı daha önemlidir.

İzmir’de özellikle sağlık alanında bunu rahatlıkla görebiliyoruz.

Ama bazen prüzler oluyor…

Geçenlerde, hayranı olduğum Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’ne gittim. Başhekim Prof. Dr. M. Ali Özcan’ı “Vatandaş Yaşar!” olarak ziyaret ettim. Belirlediğim 9 ana maddede oluşan “Vatandaş Sıkıntılarını” anlattım. Sabırla diledi.

İnanın hepsini belirlemiş ve çözüm yollarını anlattı.

Bu arada Rektör Prof. Dr. Mehmet Füzün kendisini aradı. Yapılanlar hakkında bilgi aldı.

“İşte bu!” dedim…

Demek ki, İzmir’de gerçekten bu konuda çok önemli bir atak var.

Yani EXPO’nun ana teması olan “sağlık” konusunda A’dan Z’ye önemli bir hizmet atağı sürdürülüyor.

Yöneticiler, sorunları kulak arkası etmiyor.

Bazıları gibi kapalı kapılar arkasında küfür de etmiyor.

Onların bilmedikleri bir şey var: Hiçbir şey gizli kalmaz. İki kişinin bildiği de sır değildir. Yerin kulağı var.

Yine tekrarlayacağım şahidim de İzmir Vali Yardımcısı Mustafa Aydın…

Birlikte bir toplantıda idik, hiç tanımadığım bir yönetici, bir “kapalı bir özel odada”, hakkımda konuşulanları gülümseyerek anlattı… Tesadüfen oradaydı ve istemeyerek de olsa duymuş, iki üç saat sonra ise konuşulanları ben de öğrenmiştim.

Önemsemedik biz de gülümsedik… “Söz sahibine aittir” dedik. 

PANKART ve DÜŞÜNDÜRDÜĞÜ 

Yine söylemeden edemeyeceğim:

Sağlık kuruluşundan sonra İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne uğradım, oradan da İzmir Ticaret Borsası’na yürüyerek geçtim.

Sol taraftaki SGK’nin yerleştiği binanın dış cephesinde, koskocaman bir pankart asılıydı: “Türkiye’nin Sağlık Güvencesi SGK” mealinde bir slogan yazılıydı.

Güldüm…

Nedense SGK sadece “asprin”den anlıyor…

Yani tam ve doğru bir teşhisi yansıtmıyor…

Örneğin düştünüz burnunuz kırıldı!

Ne yaparsınız?

Hastaneye gittiniz…

Herkesin doktor ya da hastane seçme hakkı var.

Siz de, “Ben sağlığıma kavuşurken, yüz güzelliğimi de korumalıyım!” diye normal bir düşünceyle, Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahına gittiniz…

Ne olacak?

Karşınıza devlet hastanesi olmasına rağmen büyük bir meblağ çıkacak. Çünkü bu ödemeyi SGK kabul etmiyor.

Dedikleri şu; “Sen, en tabii hakkın olan sağlığını ve buna paralel tüm dünyanın benimsediği güzelleşmeyi istiyorsan Alsancak’a Özel Mediart Ege Polikliniğine Cemaliye Utkanlar’a git, istediğini yaptır!”

Ben de Cemaliye Utkanlar’ın “güzelliğine” ve “güzellik bilgi ile eğitimine” tanığım ama Üniversitelerimizdeki Tıp Fakültelerimizdeki; Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Ana Bilim Dallarını neden kuruyoruz. Buna “Bilim dalı” deyip, öğretim üyelerimizi Avrupa ve Amerika’dakilerle büyük yarışa sokuyoruz? 

ÖVÜNCÜMÜZ KUYRUK! 

Anlatmıştım…

Balçova Kaya Termal’in başarı Genel Müdürü Muzaffer Tağıl ile yardımcısı Murat Ağababa, Avrupa turistlerin Dokuz Eylül Üniversitesi’nde Prof. Dr. Can Karaca ile Doç. Dr. Haluk Vayvada’nın kapısında kuyruk oluşturduklarını…

Olayı Dekan Prof. Dr. Tülay Canda ile Basın-yayıncı Müjde Tezel Uzhan’a sordum, o da “doğru” dediler.

Doğru olmayan; akşamüzeri bu hastaneye giderken Mustafa Kemal Sahil Bulvarı’ndaki yoğunluktan kaçmam, Vali Konağı köşesindeki trafik polislerinin aralarında sohbet etmeleri ve de “keyfi” davranmaları… 

ASLINDA HİKAYE UZUN 

Nasıl mı?

Mithatpaşa Caddesi’nde trafik bir facia…

Sürücünün biri “Gideyim mi, gitmeyeyim mi?” diye sağına soluna bakarken, beni kavşakta bıraktı. Sonra hatalı bir şekilde gitti…

Sen de yolu açmak isterken, korna sesleri üzerine bu kez, devreye trafikçi girdi. Başladı düdük çalmaya… Bir de bağırıp çağırmaya. Sanki “Yolun ve alemin kralı benim” diyen bıçkın şoförler gibi…

“Sen ne yapıyorsun? Konuşmaktan görevini yapmıyorsun?” soruma, “Benim arkadaşımla konuşup konuşmama sen mi karar vereceksin?” diyor ve ilave ediyor: “Ben görevliyim ona göre!”

Yani her zamanki gibi tehdit ve şantaj kokan, sizin elinizi kolunuzu bağlayan bir cümle…

Eliyle “Bas git!” işaretini yapıyor.

Yani İzmir’de hakkını aramana mani oluyor.

Tavrı da mesleğine uygun değil…

İçimden, “Ah Hüseyin Çapkın, ah!” geçiyor.

Aynadan bakıyorum; bir taksi şoförüyle sohbet ediyor, bir de plakamı yazıyor…

Zahmetsiz para kazanmanın en kestirme yolu…

Hep kötüyü yazacak değilim ya!

Bundan bir saat önce Karataş Lisesi’nin önü…

Orada da trafik polisleri var…

Değme beyefendiye taş çıkartırlar.

İstanbul Efendisi deriz ya, bunlar da İzmir beyefendisi.

Karşılarında ve önlerinde sadece hürmetle eğilirim.

Aslında, Başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın belirttiği gibi, ikincilerin yaptığı hareket, “görevin arkasına sığınmak suçu değil mi? 

EĞİTİMİ SAVUNUYORUM 

21 Mart 2012 Çarşamba günü 2840 sayılı Resmi Gazetede, İçişleri Bakanlığı’ndan “Karayolları Trafik Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik” yayımlandı.

Geçenlerde; Emniyet Genel Müdürlüğü ile Basın Yayın Enformasyon Genel Müdürlüğü ile yeni bir “protokol” daha imzalandı.

Ama okuyan var mı?

Size değil, yetkililere ve de trafikçilere soruyorum…

Benim önem verdiğim “eğitim”dir.

Eğer “eğitim” almazsak, İzmir’de Emniyetin Avukatları gibi, “Başbakanımızın, İçişleri Bakanlığımızın, Emniyet Genel Müdürlüğümüzün” talimat ve genelgelerine mahkemelerde “karşı” çıkarsınız…

Nasılsa okuyan da yok, takan da hiç merak etmeyin…

Çarşamba günü İzmir ticaret Borsası’ndan sonra Key otel’de, oradan Adalet ve Kalkınma Partisi’nde, oradan üç ayrı yerde daha toplantı ve konuşmaları takip ettim.

Bu arada birisi bana “görevli misin?” diye sordu…

Yanıtını siz verin…

Arada program dışlıları atladığımı ve geceyi de geçtiğimi belirteyim… 

BAKAN MAAŞLARI İNİYOR! 

Yine hızımı alamadım, devam edeyim:

Fransa’nın “normal!” Cumhurbaşkanı François Hollande, Başbakan Jean Marc Ayrault başkanlığındaki 34 bakanlı yeni hükümeti açıkladı. Hollande seçim kampanyasında söz verdiği gibi, kabinenin yarısını kadınlara ayırdı. Hollande selefi Nicolas Sarkozy gibi, yeni hükümette Afrikalı, Cezayirli ve Fas asıllı isimlere de yer verdi.

Kabinenin en önemli bakanlığı Dışişleri için Pierre Moscovici ile eski Başbakan Laurent Fabius uzun süre çarpıştı. Ancak sonunda kazanan ‘Ya dışişleri ya hiç’ diyen Fabius oldu. Fransız sosyalistlerinin en eski simalarından Fabius 2005 yılında AB anayasası ve Türkiye karşıtı kampanya yaparak, Türkiye’nin tam üyelik yerine ayrıcalıklı ortak olmasını savunmuştu.

İLK İCRAAT MAAŞ İNDİRİMİ 

Bakanlara, “Birden çok görev alamazsınız” diyen Hollande bugün yapılacak ilk bakanlar kurulu toplantısının ardından, belediyelerde görev alan bakanlardan istifasını isteyecek. Hollande, yine kampanyası boyunca kriz altında ezilen halka ‘sembolik bir sorumluluk’ olarak söz verdiği gibi bakan maaşlarının yüzde 30 oranında indirildiğini genelgeyle duyuracak. 

Darısı bizim bakan ve milletvekillerin başına…

 

 

Devleri uyandırmak

Bu kadar kavga, gürültü, politik çekişmelerle içimizi karatan ortamda iç açıcı bilgiler vermek istiyorum.

1- 2011 yılında, 34 milyon tonluk demir-çelik üretimi ile Avrupa'da(Almanya'dan sonra) ikinci ve dünyada 10'uncu sırada yer aldık.

-İnşallah; 2012'de yüzde 11'lik artışla 38 milyon tona ulaşacağız.

-Sektörde, ihracatın ithalatı karşılama oranı yüzde 141'e ulaşmıştır. Bu yıl oranın yüzde 150'ye yükselmesi beklenmektedir.

-Yassı çelik üretiminde de, kapisite tüketimin üzerine çıkmıştır. Nasipse bu konuda da net ihracatçı durumuna geleceğiz.

2- Bu güzel gelişmelerde en büyük pay Karabük ve İskenderun Demir Çelik Fabrikaları'na aittir.

Bu iki fabrika 1990'lı yılların ortalarında, problemlerle boğuşan/astronomik zararlar eden/üretimi düşük ve pahalı/aşırı istihdam deposu/kamunun ve sendika ağalarının çiftliği/teknolojisi eski ve pahalı birer kuruluştu.

3- Karabük'ün yıllık zararı, 250 milyor doları bulmakta idi. Kapatılması düşünülmekte idi.

Sayın. Çiller'in cesur bir kararı ile fabrika, çalışanlara ve Karabük esnafına 1 TL fiyatla devredildi. Devirden sonra da, büyük sıkıntı ve problemler yaşandı. Ama bugün iyi bir duruma gelindi. Üretim 550-600 bin tondan 1,3 milyon tona çıktı. (2012 hedefi 1,7 milyon ton; 2013 hedefi de 3 milyon tondur.)

Tesisler yenilendi, üretim çeşitlendirildi. Ray üretimine tekrar başlandı. Yakın bir gelecekte vagon üretimi planlanmaktadır. Bu arada, devam eden iki enerji yatırımı da tamamlanacak ve tesis kendi enerji ihtiyacını karşılar duruma gelecektir.

Bu sayede, 2011 yılı cirosu 1,5 milyar TL olmuştur. (2012 yılı hedefi de 2,2 milyar TL'dir.) Konsolide kar da 185 milyon TL'dir.

4- İskenderun Demir Çelik Fabrikası da, kamunun elindeyken çok problemli bir işletmeydi. Büyük zararlar söz konusuydu. İşçi sayısı anhormal, üretim düşük, birim üretim maliyetleri çok yüksekti. Rekabet şansı sıfırdı.

İşletme, önce 1 TL'ye Ereğli Demir Çelik Fabrikaları'na devredildi. 2004 yılında da özelleştirildi.

Özelleştirmeden sonra çok ciddi yatırımlar yapıldı. Ülkenin tüm yassı çelik ihtiyacını karşılar düzeye gelindi. Ereğli ve İskenderun Fabrikaları'nın toplak üretim kapasitesi 9 milyon tona yükseldi. (İngiltere'nin 2011 yılı tüm çelik üretimi 9,5 milyon tondur. Fransa'nın da 15,8 milyon tondur.)

Toplam ciro (2011 yılında) 9 milyar TL, kar da 1 milyar TL oldu.

Siyasilerin ve sendika ağalarının çiftliği olmaktan çıkan işletmeler, kurtulmaktadır. Rekabetçi bir anlayışa kavuşmaktadırlar. Kararlarını piyasa şartlarına göre almaktadırlar. Tesis ve teknolojilerini yenilmekte, birim maliyetlerini düşürmekte, kapasitelerini artırmakta, sektörün önemli oyuncuları haline gelmektedirler. Kamunun sırtına kambur olmak yerine; ihracat yapan/istihdam sağlayan/vergi ödeyen/ekonomiye katkıda bulunan düzeye gelmektedirler.

5-Peki kamu çiftliklerinin tümü kurtulmuş mudur? Malesef, hayır...

Hala, çok sayıda; verimsiz/hedefsiz/sırtta kambur kurum mevcuttur. Ekonomiyi sömürmeye devam etmektedirler. Mesela:

-Merkezi hükümet ve mahalli yönetimler, çok büyük tutarda raylı sistem yatırımı yapmaktadır. (Son 10 yıl içinde, raylı sisteme harcanan para 25 milyar TL'dir. Önümüzdeki 10 yıl planlanan tutar da 30 milyar dolardır. Komşu ülkeleri de hesaba katarsak, yatırım tutarı 150 milyar doları bulmaktadır.)

Peki, Türkiye niçin bu fırsatı değerlendirmesin? Raylı sistem ve araçların üretiminde başa güreşmesin? Niçin başka ülkelere (Çin dahil) muazzam kaynaklar aktarsın?

Biz, dizel ve elektrikli tüm araçları yapabilecek altyapı ve kapasiteye sahibiz. Tülomsaş/Tüvesaş/Tüdemsaş niçin verimli hale getirilmemekte; yeniden yapılandırılmamakta ve doğru ellere teslim edilmemektedir? Rekabetçi ve gelişmeye açık bir yapıya kavuşturulmamaktadır?

Bu tesislerin toplam cirosu, (2010 yılında) 440 milyon TL'dir. Bu cironun büyük bölümü de TCDD'ye verilen bakım-onarım hizmetlerinden gelmektedir. Hizmete alınan raylı sistemlerimiz içinde bu üç firmanın payı, yüzde 10'u bile bulmamaktadır.

Yapılması gereken; dev haline gelebilecek bu işletmeleri de asalak olmaktan kurtarmaktır. Uyandırıp, ayağa kaldırmaktır.     

Sağlık turizmi için: Önce altyapı..

Ülkemizde turizm gelişmelerindeki hızlı artış ve güzel sonuçlar, bir yandan da çeşitlemeleri gündeme getirmiş bulunmaktadır. Bunun da tabii olarak karşılanması gerekir. Ancak bunları yaparken özel sektörün hızı maalesef yapılması gereken ve yapılamayan yasal değişikliklerin önünde gitmektedir.

Bir konunun doğru oluşması ve onun hukuki yönetmenliklerle de standartlarının belirlenmesi, yayınlanması yanında kontrol mekanizmalarının da gündeme getirilmesi ve yer alması kaçınılmazdır. Ülkemizde ise bu hususların zamanında yapılması alışkanlıkları ve öncelikleri geç kalmakta ısrar edilmektedir.

Son zamanlarda "Termal" başta olmak üzere "Sağlık turizminin" de gündeme gelmesi büyük bir hız kazanmıştır. Ancak yapılan çalışmalara bakıldığında, eksikler daha başka tehlikeleri veya bu sektörlerin doğmadan ölmesi ihtimalini dahi gündeme taşıyacak boyutları bulmuş durumdadır.

Herkes termal yatırım peşinde olup ve hasta tedavi merkezleri açmak için yarışırken, bu hususların ülke ve uluslararası "Hukuk" boyutuna kimse dikkat etmemektedir.

Türkiye'de maalesef ki, sağlık turizmi konusunda "Hukuki" altyapı eksiktir ve yapılacak yanlışlıkların tazminat boyutları konuyu bilenleri ürkütmektedir.

Bu yalnızca tazminat sorunu değil, Türk tıbbının ve değerli mensupları doktorlarımızın da mesleki karalanmasına kadar gidebilecek boyutları taşımaktadır.

Burada en önemli husus, insan ve hastaların sağlığının hakları ve hastanelerinin veya tedavi merkezlerinin yükümlülükleri ile standartlarının uluslararası boyutlarının tatbikindeki başarıdır.

Tesislerin yetersizliği veya istismarı boyutları, yanlış tedavi ve teşhislerin yapılması durumunda hastalar veya bu sektörün insanları, yabancı olarak nerelere müracaat edecek veya korunmasını talep edebilecektir, şikayet makamları nerededir? Meçhuller silsilesi olarak önümüzde durmaktadır.

Türkiye bu turizm sektörüne hazır mı? 

Bu soruya vereceğimiz cevap şu anda kocaman bir "HAYIR"dır.

Ancak bir yandan hasta kabulleri başlamış, bir dalga halinde gelişmektedir. Peki çıkacak bir sorunda durum ne olacaktır? Mesuller kimdir? belli değildir. Bu ise sektörün bir ölçüde uluslararası skandallara yön verecek sıkıntıları getirecektir.

Yurtdışında görev yaptığımız yıllarda, Sivas'ta sedef hastalığı için binlerce müracaat olmakta idi. Bu husus yıllardır oradaki bir icarcının tekelinde, ilkel şartlarda yapılmaktadır. Bu bir servet kaynağı olup, güya korunmaktadır. Bunun yanında Avrupa ülkelerinde çok pahalı göz ameliyatları, kulak burun boğaz ve kalp cerrahisi ameliyatları Türk tıbbının iftiharla yaptığı hususlar olup maalesef organize olmadığı gibi "Hukuki "alt yapıdan mahrumdur.

Geriatri hizmetlerinin pahalılığı ve çokluğu Avrupa sigorta şirketlerinin en büyük ödemelerini teşkil etmektedir. Bursa Uludağ Üniversitesi Emekli Profesörü Bilgen Taneli, psikiatri-nöroloji tedavileri ve geriatri hastası olarak yalnız Avrupa'da milyonlarca insanın hizmet beklediğini ifade ederek, konunun Türkiye'nin kazanç ve itibar kapısı olduğunu, maalesef her şeyimizin gelişmesine rağmen altyapı olarak kafi olmadığını ifade etmektedir.

Milyarlarca dolar kazanabilir miyiz? 

Evet kazanabiliriz, ancak hukuki altyapıyı doğru dürüst yaparsak, teşkilatlanırsak, ihtisaslara ve tesislere ayırabilirsek, ülke içindeki mekanizma ve yapıların ecnebi hastalar ülkelerine döndüklerinde oradaki kontrollerini teşkilatlandırabilirsek ve en önemlisi hastaların ve sigorta şirketlerinin "istismar"ını önleyebilirsek, kişisel hırslara kapılacakların en ağır cezalara uğrayacaklarını temin edebilirsek kazanabiliriz.

Şu anda yapılacak ilk iş, milyarlarca dolar hayallerini bırakıp, Kültür ve Turizm Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı ve Adalet Bakanlığı ile standartlar enstitüsü ile ilgili mevzuatta rol alabilecek kurumların bir araya gelerek bu alt yapıyı hazırlamaları ve ayrıca bunun tanıtımı ve güveninin sağlamlaşmış tanıtımının yapılmasıdır.

Şu andaki durum, maalesef tehlikeli boyutlarda hızla seyretmektedir. Tedbirlerin gecikmesinden ülke zarar görmektedir.

Toplantılar çabuk ve etkin bir sonuç alacak şekilde hızlandırılmalıdır. Her nimetin tabii külfeti de vardır. Önce külfeti yerine getirelim. Unutmayalım atasözümüzü: Vermeden almak yalnızca "Allah'a" mahsustur.

Nereye gidiyoruz?

Bir ülke düşünün, her sabah kavgaya uyanıyor. Gün geçmiyor ki, bir tatsızlık olmasın. Toplum tepeden tırnağa yıllardır gergin, huzursuz…

Ülkeyi yönetenler, problem mühendisi sanki. Şişirdikleri olay balonlarını peşpeşe patlatıyorlar. Hergün bir yeni hadise, hergün bir yeni senaryo. Bıktırdılar artık milleti…

Tarafsız olması gereken Cumhurbaşkanı, açıkça iktidar borazanını üflüyor. Yine yasa gereğince tarafsız kalması gereken Meclis Başkanı, inanılmaz zikzaklarla iktidara destek veriyor. Başbakan başına buyruk, aklına eseni dilediği şekilde kolayca yapıyor. Engel tanımıyor, dur durak dinlemiyor, yasalara kulak asmıyor. Herşeye bir kılıf uydurmakta mahir…

Muhalefet kendi derdine düşmüş, ipin ucunu bırakmış, hayatta olduğunu ispatlamak için televizyondan medet umuyor. Başbakanın söylediklerine akşamları ekranlardan cevap vermeyi muhalefet sayıyor. Devlette neler oluyor,neler tepetaklak ediliyor, hangi yasalar ne şekilde çiğneniyor? İmtihansız binlerce memur alınıyor devlete, bütçe acaba doğru ve yerinde kullanılıyor mu? Cumhuriyet tarihinin inanılmaz israfı ne boyutta? Kimler nerelere tayin ediliyor, müktesebatları bu tayinlere yeterli mi?

Kim takip edecek bunları, kim izleyecek? Yanlışı doğruyu kim söyleyecek? Dünyadan haberi yok muhalefetin. Bir iç kabine bile oluşturamadılar. Her bakanlığı izlemek için bir milletvekili bile görevlendiremediler. Bu durumda nasıl takip edecekler bunca olanı..

Eskiden basın vardı. Hafiye gibi izler, olayları dikkatle takip eder, anında millete duyururdu. Ülkeyi yönetenler, basının denetiminden ciddi şekilde çekinirlerdi. Şimdi öyle mi..? Basını da hizaya getirdiler. Sıkıysa denetle bakalım bu iktidarın marifetlerini? Ya içeri atıyorlar, ya işsiz bırakıyorlar ya da gözünü korkutuyorlar gazetecilerin. Basının dörtte üçünü satınalma yoluyla ele geçiren bir iktidara, dünyada bizden başka bir yerde henüz rastlanmadı.

Ohhh ne ala memleket… Kendi derdiyle uğraşmaktan devleti ve milleti unutan bir muhalefet, korkudan sinmiş ve görevini yapamaz hale getirilmiş bir basın, iktidara meydanı boş bırakıyor tabii. Böyle bir ortamda Recep Tayyip coştukça coşuyor, yaptıkça yapıyor, Başbakanlık yetmedi şimdi de Başkanlık istiyor.

Ülkede huzur ve güven kalmamış. Kimse yarınından emin değil. Gelecekten endişeli herkes. Bütün bunlar Başbakanın umurunda mı? İçerde ve dışarıda izlediği denetimsiz politika ile Türkiye’ye büyük zararlar vermeye devam ediyor. Efendim memleketteki gelişmeleri görmüyormuyuz, açmıyız açıktamıyız, kalkındığımızın farkında değil miyiz?Şu yollara, havaalanlarına, barajlara bakın. Nasıl da düzeldi sağlık politikası? İhracatla uçurduk Türkiye’yi…

Geçiniz bunları efendiler geçiniz. Bunlar karın doyurmuyor. Ülke huzursuz ve gergin, farkında değilmisiniz hala? Şu sokakların haline bakın. Silahı çeken kızdığını vuruyor. Medya cinayetleri verip duruyor. Doktorlar dövülüyor, adliyeler taşlanıyor, meydanı boş bulanlar camları çerçeveleri indiriyorlar heryerde. Güneydoğu’dan hala şehit haberleri geliyor. Oralarda olup bitenin fazlasını yazmaya elim varmıyor. Memleket içten içe kemiriliyor. Bu durumda başarıdan bahsedebiliyor iktidar. Milletle dalga geçer gibi, Avrupa bize gıpta ediyor diyorlar, bu hikayeleri de kendi gazete ve radyolarında yayınlatıyorlar. Söylediklerine kendilerinden başka inanan yok.

Dünyada itibarımız çok yükselmiş. Yabancı basını takip edenler, gülüyorlar bu laflara.Yerlerde sürünüyor itibarımız.

Çevremizde hiç dostumuz kalmadı. Komşuların içişlerine burnumuzu sokmanın bedelini çok ağır ödeyebiliriz. Burunlara savaş kokusu geliyor. Kırmızı bültenle aranan Cumhurbaşkanı Yardımcısını koruyoruz. Irak bize saldırmaya şimdilik cesaret edemez ama yarının ne getireceği, Irak’ın arkasına kimlerin geçeceği belli olmaz. Suriye burnundan soluyor, Türkiye’ye vereceği büyük zararın senaryolarını hazırlamakla meşgul. İsrail’in sessizliği ise ürkütücü boyutlarda. Herşeye maydanoz olmanın bir bedeli var. Allah korusun bunu ödemek zorunda kalabiliriz.

Heran herşeyi yapabilecek bir Başbakana sahibiz. Dünyadaki tüm Başbakanlar uzlaşmaktan yana politikalar üretir ve izlerken, bizimki Allah’ın günü kavga çıkarıyor. Laf atmadığı, sataşmadığı şey yok. Devlet adamlığı fotoğrafını kaybettik maalesef. Ülkeyi yöneten insanlar, kavgadan değil uzlaşmadan yana olmalı. Hele şu sıralarda buna Türkiye’nin o kadar çok ihtiyacı var ki…

Başbakan şapkasını önüne koyup düşünmeli. Evet, Türkiye’ye körfez ülkelerinden sıcak para geliyor. Ama istikrar bozuldu mu, bu paralar bir gecede çeker gider. Türkiye defalarca yaşadı bunu. İşler tıkırında gitmiyor artık. Satacak şeyimiz de kalmadı gibi. Sağımız solumuz problemlerle sarılmış durumda. Ülkede huzur ve güven olsa, mesele yok. Ama huzursuzluk, gerginlik ve endişe, herşeyi aniden tepetaklak edebilir. Bunların hesabını iyi yapmak lazım.

Başbakanların etrafını saran yandaşlar, herşeyi toz pembe görebilirler. En büyük Recep Tayyip diyebilirler. Öyle gazlar verirler ki, insan gerçekten en büyük olduğuna inanmaya başlar. Aman bunlara aldanmasın Recep Tayyip. Başı belaya girdiğinde, bir tekini bile bulamaz çevresinde.

Ülkemizin huzura ve güvene büyük ihtiyacı var. Raydan çıkmaya başlayan devlet yönetimini, yeniden rayına oturtmak gerekiyor. Yandaşlara değil sokaklara kulak verildiğinde, geliyorum diyen tehlikenin varlığı hissediliyor hemen.

Yönetenin de,yönetilenin de dikkat kesilmesi gereken bir dönemi yaşadığımızı unutmayalım.

Yeni TTK borsadaki hisse senetlerini nasıl coşturdu?

Geçen hafta İMKB de ilginç gelişmeler yaşandı.

Borsa endeksi genelde azalıp, bir çok hisse senedinin  fiyatı düşerken, bazı hisse senetlerinin fiyatları ise üst üste tavan yapıp, çok fazla değer kazandı.

Bunun nedeni yeni Türk Ticaret Kanununun “geç keşfedilen” bir maddesi idi.

Yeni Türk Ticaret Kanunu'nun 462’nci maddesi iç kaynaklardan yapılacak sermaye artırımı esaslarını düzenliyor.

İç kaynaklar deyimi, sermayeye eklenme niteliği taşıyan, geçmiş yıl karları gibi, bazı özel fonlar gibi öz kaynak kalemlerini ifade ediyor.

İşte bu iç kaynaklardan sermaye artırıldığında, mevcut hissedarlar şirkete ilave para koymadan yeni hisse senedi sahibi oluyorlar. Bu yolla gelen yeni hisse senetleri de “bedelsiz hisse” olarak adlandırılıyor.

Bedelsiz sermaye artırımı, para koymadan eldeki hisse senetlerinin artması anlamına geldiğinden, ortaklar tarafından oldukça hoşa giden bir yöntem.

Özellikle İMKB de işlem gören şirketlerin ortakları yani borsa yatırımcıları açısından çok önemli.

İşte yeni Ticaret Kanunumuzun yukarıda bahsettiğimiz bu maddesine göre, eğer bilançoda sermayeye eklenebilecek nitelikte fonlar varsa, bu fonlar sermayeye eklenmeden ortaklardan sermaye artırımı için başvurulamayacak.

Diğer bir ifadeyle, bedelsiz sermaye artımı imkanı varsa bedelli sermaye artırımı yapılamayacak.  

Bu madde, özellikle azınlık ortak haklarının korunmasını amaçlayan bize göre de oldukça yararlı bir düzenleme.

İşte bu maddenin farkına varıldığı anda İMKB şirketlerinden bedelsiz sermaye artırımı yapma ihtimali olan, bilançosunda sermayeye eklenebilir nitelikte fonları bulunan şirketlerin hisseleri büyük talep gördü ve bahsettiğimiz fiyat artışları yaşandı.

Hatta İMKB bu şekilde hisseleri değerlenen şirketlerden açıklama bile istedi ne oluyor diye.

Peki bu yükselişler gerçekten anlamlı mıydı?

Bize göre erkendi ve yatırımcıların biraz “gaza gelmesinden” kaynaklandı bu durum.

Öncelikle Sermaye Piyasası Kanunu halka açık şirketler açısından Türk Ticaret Kanunundaki genel düzenlemelerden farklı düzenlemeler içerebiliyor. Halka açık şirketler açısından farklı esaslar getirebiliyor.

Şu an Sermaye Piyasası Mevzuatında buna paralel bir düzenleme yok.

Bir kere bu anlamda erkendi.

Gerçi Sermaye Piyasası Kanununun değişmesine yönelik çalışmalar var. Konunun tarafları paralel bir hükmün Sermaye Piyasası Kanununa da konması yani halka açık şirketler için de geçerli olması yönünde baskı yapıyorlar. Ama olmayabilir de.

İkincisi ve daha önemli konu ise, bu zorunluluk, bedelsiz sermaye artırımına  imkan veren fonları olup aynı zamanda nakit sermayeye ihtiyaçları olmaları halinde bir önem taşıyor.

Eğer şirketin nakit sermayeye ihtiyacı yoksa sermaye artırımı yapmaz ve  bedelsiz hisse de vermez.

Geçen haftaki yükselişlerde bu konular hiç hesaba katılmadı. Umarız acele edenlerin canı yanmaz.