Facebook ta paylaştweet leGoogle Plus ile paylaş

Demokrasi için seçim sistemini değiştirmek yeter mi?

22.12.2017
Büyült
Küçült
Haberi Yazdır

Prof. Dr. Fevzi Demir, seçim sisteminden sonra demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsuru olan siyasi partiler sistemini yazdı. Demir’in yazısının ilk bölümü: “Türkiye koşullarına uygun siyasi partiler sistemi, sorunlar ve çözüm önerileri.”

 

TÜRKİYE KOŞULLARINA UYGUN SİYASİ PARTİLER SİSTEMİ: SORUNLAR VE ÇÖZÜM ÖNERİLERİ

Bir ülkede yönetimde istikrarın ve devletin etkinliğinin sağlanması sadece seçim sisteminde reform gerçekleştirilmesiyle ilgili bir konu değildir. Hangi hükümet ve yerel yönetim sistemi olursa olsun, ülkenin siyasi parti ve seçim sistemi birbirini tamamlayan iki sistem olarak, Anayasada öngörülen “yönetimde istikrar ve temsilde adalet” (md.67/6) ilkeleri ile etkin bir “hukuk devleti” (md.2) anlayışının yerleşmesini yakından ilgilendirmektedir.

 Şimdi burada da yapacağımız açıklamalarda, önce Siyasi Partiler Kanunu ve uygulamasından kaynaklanan sorunları ana hatları ile inceleyecek ve sonra çözüm önerileri getirerek bir sonuca varmaya çalışacağız. 

I- SORUNLAR

Aslında, Türk siyasi partilerinin başlıca sorunu olan “liderler sultasının” aşılamamasının ve dolayısıyla “parti içi demokrasinin” kurulamamasının başlıca nedenleri arasında,  onların henüz kurumlaşmamış bir yapıya sahip olmalarında görmek yanlış olmaz. Zira, Batı’da XIX. yüzyılın ortalarından itibaren ortaya çıkan siyasi partiler, ister istemez yüzyılların içinde birtakım geleneklere, belirli bir siyasi etiğe (ahlaka) sahip kuruluşlar olarak toplumda siyasi hayatın “vazgeçilmez” kurumları olmuştur. Partiler bünyelerine yerleştirdikleri “Araştırma ve Dokümantasyon Merkezleri”, “Araştırma ve Bilim Kurulları” ve “Vakıflar” ile her türlü ülke sorunlarını yakından bilen ve sürekli çözüm üreten birer sivil “kamu kurumu” niteliğindedirler. Toplumun diğer sivil örgütleri ile birlikte sosyal hayatın bir parçasını oluşturan siyasi partiler; görevleri ve işlevleri belirlenmiş, herhangi bir kimlik bunalımına düşmeyen, diğer sivil toplum örgütleriyle birlikte karşılıklı saygı ve denge içinde ülke yönetiminde görev alan kuruluşlar olmuştur. Ülkemizde ise 1946 yılından bu yana sürdürülmeye çalışılan çok partili siyasi hayatımızda, 1960’tan itibaren yaklaşık 10’ar yıllık dönemler içinde bir kapatılıp bir açılan siyasi partilerimizin,  Batı’da olduğu gibi kurumlaşmasını beklemek fazlaca iyimserlik olurdu. TEZİÇ’in dediği gibi, “partilerin 1960’dan beri kapatılıp açılmaları, parti kimliklerinin bugüne değin belirgin şekilde oluşamamasına yol açmıştır” .

Gerçekten de, bugün hala ülke olarak sık sık Siyasi Partiler Kanunu ile Seçim Kanununu gündeme getirme ihtiyacını duymamız, büyük ölçüde siyasi partilerimizin kurumlaşmamış olmasından kaynaklanmaktadır. Üstelik, Siyasi Partiler Kanunu ile sağlayamadığımız bu kurumlaşmayı, zaman zaman Seçim Kanunları ile oynayarak sağlama zafiyeti ve yanlışı içine de düşüyoruz. Gerçi, ülkemizde yasal düzenleme zorunluluğu bir ihtiyaçtan kaynaklanmaktadır. Ancak, unutulmamalıdır ki Dünyada özel bir Siyasi Partiler Kanunu düzenlemesine giden ilk ülke Türkiye’dir (1965). Bizden sonra bu konuda özel bir yasa Federal Almanya’da (1967) kabul edilmiştir. Daha sonra Avusturya (1974), Portekiz (1977), Çek Cumhuriyeti (1991)  ve İsrail (1992) özel bir siyasi partiler yasasına sahip ülkeler olmuştur. Demokrasi geleneği köklü diğer ülkelerde özel olarak düzenlenmiş bir Siyasi Partiler Kanunu bulunmadığı gibi, “parti içi demokrasiyi” düzenleyen özel yasa hükümleri de bulunmaz. Çünkü sorun, “hukuki” bir sorun olmaktan çok “siyasi” bir sorundur. Bu nedenle yaptırımın da “hukuki” değil “siyasi” (sandık) olması gerekir.

Ülkemizde sık sık gündeme getirilen parti içi demokrasi sorunu da tıpkı siyasi demokrasi sorunu gibi bir siyasi kültür ve terbiye sorunudur. Halen siyasi partilerimizde egemen olan “liderler sultası” ve buna bağlı olarak gelişen parti içi demokrasi yokluğu, esasen bu alanda sağlıklı bir demokrasinin yerleşmesi için gerekli olan henüz olgunlaşmamış bir siyasi kültür eksikliğinden kaynaklanmaktadır. Bugün partilere egemen olan kadroların büyük çoğunluğu, bir yaşam biçimi olan demokrasiyi “amaç” olarak benimsememekte; onu kendilerini siyasal iktidara taşıyacak bir araç olarak görmektedir…

Aslında ilk defa ülkemizde özel bir Siyasi Partiler Kanununun kabulü zarureti bile, siyasi partilerde demokrasiyi tesis etmenin yollarından biri olarak algılanabilir. Gerçi, aşağıda da görüleceği gibi, bu yasanın uygulamada parti içi demokrasiyi yeterince sağlayamadığı ve işletemediği, yöneticilerin bu yetkilerini kötüye kullandığı yolunda birtakım şikayetler vardır.  Ancak, bu yetkilerin kullanılmasındaki tercihlerin de “siyasi” olduğu, sorunun “hukuki” olmaktan çok bir siyasi kültür ve terbiye sorunu olduğu akıldan çıkarılmamak gerekir. Bu nedenle, hukuksal düzeyde alınacak önlemler ne derece doğru ve yerinde olursa olsun, düşünsel ve kültürel düzeyde bir düzelme ve gelişme olmadıkça sorunun aşılmasında zorluklarla karşılaşılması kaçınılmaz olmakta, üstelik her seferinde yeni sorunların gündeme gelmesi engellenememektedir. İlköğretimden başlayarak yüksek öğretime doğru yaygınlaşan laik temelde bir demokrasi ve insan hakları eğitimi, böyle bir siyasal düşüncenin ve kültürün gelişmesine önemli bir katkıda bulunabilir kanısındayız.

Bu nedenle, “hukukun araçlarının” asgari düzeyde ve çok hassas kullanılması gerektiği yolundaki temennimizle birlikte, esas düşüncemizi burada tekrarlamadan geçemeyeceğiz: Temelde her siyasi parti, “parti içi demokrasi” ve “parti içi disiplin” sorununu kendi siyasi tercihlerine göre kendileri belirlemelidir; alınan “siyasi sonuçlara” göre gerekirse tüzüklerinde ve programlarında yapacakları değişikliklerle “siyasi tercihlerine yön vermeleri”, kendilerine göre “demokrasi” ve “disiplin” arasında kuracakları en iyi dengeyi yine kendi tüzüklerinde bizzat belirleyerek ona göre seçimlerde kamuoyu önünde “görücüye çıkmaları” gerekir.

Bununla birlikte, yıllardan beri yazılıp çizilen, açık oturum ve panellerde tartışılarak vurgulanan, özellikle siyasilerin sürekli şikayet konusu yaptığı Türk siyasi partiler sisteminin “liderler sultası” ve “parti içi demokrasi” sorunu, hala güncelliğini koruyan ve çözüm bekleyen başlıca sorunlar arasında kalmaya devam etmektedir. Nitekim, sürekli seçim kaybetseler bile başkanlığı kaybetmeyen siyasi parti liderlerinin, “küçük olsun benim olsun” inancı içinde sürdürdükleri siyasi “saltanatlarında” partilerin parçalanmasının, giderek siyasi istikrarsızlığın nedenleri arasında bulunduğu unutulmamalıdır. Türk siyasi yönetim sistemini ve yapısını yakından etkileyen bu duruma bir son vermek; ister istemez Siyasi Partiler Kanununda radikal değişiklikler yapmak, özellikle parti içi demokrasinin işlemesine olanak sağlayarak aynı parti içinde başka liderlerin filizlenmesine imkan vermek, siyasi partilerin kabuk değiştirerek kendi içinde yenilenmelerini sağlamak ve kişisel nedenlerle siyasi partilerin parçalanmasının ve ufalanmasının önüne geçmek gerekmektedir.

Zira, parti içi muhalefet ve eleştirileri nedeniyle partiden ihraç edilen veya ayrılmak zorunda bırakılan ve yıllarca aynı siyasi görüşü taşıyan ve paylaşan üyeler ile yeni lider adaylarının ayrı bir siyasi parti kurmaları, Türk siyasi partiler sisteminin ve demokrasisinin en büyük hastalıklarından biri olduğu iyi bilinmektedir. Ülke düzeyindeki %10 barajına rağmen her dönemde seçimlere katılan yirmi civarındaki siyasi parti çokluğu bunun en güzel kanıtıdır. Siyasi Partiler Kanununda yapılacak parti içi demokrasiyi sağlayıcı değişiklikler, muhalif üye ve liderlere parti içinde kalarak mücadeleyi sürdürme olanağını “yasal güvence” içinde vereceğinden, ülkemizdeki “aşırı çok parti” sistemine bir son vererek “ılımlı çok parti” sistemine geçmeyi de kolaylaştırıcı etkide bulunacaktır.

Her türlü hakkı saklıdır.

Yorumlar - Toplam ( 0 ) Yorum Yapıldı.

Adınız *

Yorum Yaz

yükleniyor...

 Yorumlar

Henüz Yorum yapılammış. ilk yorumu yapan siz olun...

Diğer Haberler

GÖZLEM, konuyu masaya yatırdı, işte görüşleri…

GÖZLEM, 81 milyonu ilgilendiren bu konuyu masaya yatırdı ve uzmanlara “Ne yapılmalı” diye sordu; işte görüşleri…

Uzmanlar, “Tedbirlerdeki eksiklerin ve gecikmelerin çözümü zorlaştırdığının” altını çiziyorlar. İşte görüşleri…

GÖZLEM, siyasetin duayenlerine sordu; işte onların görüşleri…

9 Eylül; İzmir’in düşman işgalinde kurtuluş günü… Zaten “Eylül”, Ege’nin pek çok il, ilçe, kasabasının kurtuluş günlerini yaşadığı” bir ay!.. Böyle bir ayın 7’sinde, C...

GÖZLEM, “Ekonomik kriz ve alınan tedbirler” konusunu, masaya yatırdı ve uzmanlara sordu; işte görüşleri…

Yazarlar
Website Security Test