Karşılıklı "ötekileştirme”, spor sahalarına kadar indi

11.8.2017
Büyült
Küçült
Haberi Yazdır

GÖZLEM, her türlü provokasyona açık hale gelen spor tribünleri ve sahalarındaki şiddet olayları ve “ötekileştirme” ayrımcılığı ile ilgili girişimleri, sloganları, pankartları, karşılıklı tepkileri masaya yatırdı ve uzmanlara sordu. İşte görüşler…

Toplumdaki ayrışma, spor müsabakalarında da yaşanmaya başlandı. Dünyada en çok ilgi gören ve genellikle birleştirici olarak görünen futbol müsabakalarının sahaları ve tribünleri Türkiye’de “giderek artan” siyasi ayrışmalara sahne oluyor ve şiddet ortamına da zemin hazırlıyor.

Son birkaç haftada olanları özetleyelim:

Fenerbahçe – Strum Graz Avrupa Ligi eleme maçı oynanırken, Erdoğan protokol tribününe gelince, Fenerbahçeli taraftarlar “İzmir Marşını” söyledi.

Medipol Başakşehir'in Club Brugge ile oynadığı UEFA Şampiyonlar Ligi Ön Eleme rövanş karşılaşmasını tribünden takip eden Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan için Medipol Başakşehir taraftarları, müsabakanın 90. dakikasında "Başkomutan" yazılı pankartı açtı.

Buna karşılık, Atiker Konyaspor ile Beşiktaş arasında Samsun’da oynanan Süper Kupa finalinde “pankart gerginliği” yaşandı. Beşiktaşlı taraftarların hazırlattığı 'Yaşa Mustafa Kemal Paşa Yaşa' pankartının sahaya alınmamasına taraftarlar sert tepki gösterdi. Pankartın stada alınmamasına “48 saat önceden izin alınmaması” gösterildi.

Süper Kupa maçı başlamadan önce de Çarşı grubu İzmir Marşı söyledi. Marşı ıslık ve protestolarla bastırmaya çalışan Konyaspor taraftarı siyah beyaz taraftarların olduğu tribünlere yabancı madde atarak “Ya Allah Bismillah Allah’ü Ekber” şeklinde tekbir getirdi.

Maç devam ederken, Beşiktaşlı futbolcular, hakem Fırat Aydınus’a sahaya atılan “kelebek” diye tabir edilen bir bıçak teslim etti. Hakemin maçın bitiş düdüğünü çalmasından sonra ise tribünler karıştı, taraftar sahaya girdi.

Beşiktaş taraftarı ‘Türkiye laiktir laik kalacak’ diye tezahürat yaparken, Konyaspor taraftarı ‘PKK dışarı’ diye bağırdı.

Maça gelen taraftar gruplarının otobüslerinde yapılan aramalarda “çok sayıda bıçak, kasatura, balta, şiş gibi” kesici, vurucu alet ve silahlar bulundu.

Olaylardan sonra İçişleri Bakanlığı “özel bir müfettiş grubunu soruşturma için görevlendirdi”, Spor Bakanlığı “Çıkarıldığı günlerden bugünlere kadar raflarda süs olarak duran” ve bir – iki defa “İş olsun, torba dolsun” misali uygulanan 6222 Sayılı “şiddet suçlarını önleme” özel kanunun uygulanmasının “ciddiyetle ele alınacağını ve takip edileceğini” duyurdu.

İki kulübe sportif/ idari cezalar” verildi, “Beşiktaş ceza alırda dünyayı ayağa kaldırırım” açıklaması yapan Beşiktaş Kulübü Başkanı Fikret Orman da ceza aldı, ayrıca Cumhuriyet Savcılığı 6222 sayılı kanuna göre, Orman hakkında soruşturma açtı.

Yetkililer de, kulüpler de “uyanmış” gibiydi, anlaşılıyordu ki, 6222 sayılı yasayı savcılarda mülki amirler de güvenlik güçleri de “yasada yazılı olan şekli ile” dikkate alacak ve uygulayacaklardı, bundan sonra.

Uzmanlar, bu tabloyu, “Siyasi ayrışmanın tribünlere kadar indiğini gösteriyor” şeklinde yorumladı. GÖZLEM, toplumda yaşanan ayrışmayı uzmanlara sordu.

“Siyaseti günlük yaşama indirgemek, ayrıştırır!”

Hüsnü ERKAN (Prof. Dr.) – Türkiye ne yazık ki hızla bir ayrışma ve kutuplaşma girdabına sürükleniyor. Bu sürecin yaratılmasında başta iktidar olmak üzere muhalefeti ve kurumları ile hepimizin sorumluluğu var. Zira hepimiz “sorumlu biz değil karşı taraftır“ sorumsuzluğunu yaratan bir algı ve değerlendirme davranışı içinde bulunuyoruz. Ayrışmanın tarihin derinliklerinden gelen bazı sosyolojik ve kültürel kökenleri olmasından daha çok, bu sürece yangına körükle gidilmesinden kaynaklanıyor.  Zira sorunun çözümüne aklı selimle değil; tarafgir duygusal tepkisel ve kişisel değerlendirme ve inançlarla yaklaşılmaktadır. Bunun en büyük nedeni ise, her şeyi bir birine karıştıran bir çorbaya dönüştürmemizden kaynaklanıyor. Örneğin siyaset kurumu, toplumu ve devleti yönetecek üst bir siyasi kadroyu belirleyen bir mekanizma olmak yerine; toplumdaki tüm süreç, kurum ve kuralları kendince düzenleyerek günlük yaşamın her alanını yönlendiren bir işleve soyunmasından kaynaklanıyor. Bir başka örnek olarak, her insanın bir inancı vardır. Zira insan beyni önce inanma ve sonra düşünme işlevine dayalı olarak işlemektedir. Oysa bizim toplumda insanlarımız düşünme işlevini bir yana bırakıp; kendi kişisel inançlarını mutlaklaştırıp; herkesin buna uyması yönünde başkalarını yönlendirme sevdasına kapılmaktadır. Örneğin, 1980 öncesini yaşayanlar çok iyi bilirler ki; bu gün anlamsızlaşan, ancak o günlerde mutlaklaştırılan sağ ve sol ideolojilerin kavgası adeta bir iç savaş gibi yaşanıyordu. O günlerde yaptığım bir çalışmada günlük gazetelerden derlediğim bilgiye göre günde 25 dolayında kişi bu çatışmanın kurbanı oluyordu. Bu günde ne yazık ki, “inanan ile inanılan” arasında yaşanması gereken kutsal duygu, bu gün toplumsal yaşantımızı ve hatta tarikatlar üzerinden siyaseti yönlendiren bir işlev üstlenmeye yönelmiştir. Oysa 600 yıllık “Osmanlı Devlet Yönetimi” tüm dinler karşısında olabildiğince yansız olmaya çalıştığı gibi; İslam tarikatları arasında da siyasete en az ilgi gösteren Hanefiliği bir kerte daha çok gözetmiştir. Yani Devlet Yönetimi, dini inançlar karşısında yansız olmaya azami özeni göstermiştir. Oysa bugünün Türkiye’sinde halkın algısı bunu doğrular yönde olmaktan uzak ve dini duyguların siyasileştiği yönündedir.  21. yüzyılın Türkiye’sinde artık kutsal dini inançlar kişilerin kendi özgül alanına bırakılarak; toplumu bilim ve teknolojinin rotasında yönlendirmek bir zorunluluk olmaktadır. Zira Dünyadaki diğer ülkelerin hızlı ekonomik gelişmesiyle başka türlü yarışamazsınız.

Ülkemizin yaşadığı sıkıntıların tarihi ve kültürel miraslardan yansıyan sosyolojik sorunları, geleneksellik ile çağdaşlık arasında sağlıklı bir ilişki kurulamayışından kaynaklanıyor. Böylesi bir süreci Avrupa geçmişte yaşadı. Geleneksel kesimler (Muhafazakarlar) çağdaş bilim ve teknolojiyi kabullendi; Yenilenmeden yana olan kesimler (liberaller ve sosyalistler) ise geleneksel değerlere saygı göstermeyi öğrendi. Toplumda böylece bir uzlaşı ortamı yaratıldı. Türkiye’de ise, bu iki kesim henüz kutuplaşma yönünde bir tavır içinde bulunuyor. Bunun en büyük nedeni, Geleneksel toplumdan, sanayi toplumu ve arkasından bilgi toplumu ve hatta bugün akıllı makineler çağını yaratacak toplum yapısının ayak seslerinin üst üste gelmesi yanında, yönetimlerin bu makası kapatma ve uzlaşmayı teşvik etme yönünde yönetmek yerine; bu durumun günlük siyaset için kullanılmasından kaynaklandı. Yeni Küresel yapılanmanın girdabına düşmüş olan Türkiye’de bu iç gerilimi, günlük siyaset için kullanmaktan çok; uzlaşmayı sağlayacak bir davranış içinde bulunmak, başta siyasi yönetim olmak üzere hepimizin görevi olmalıdır. Zira başka Türkiye yok.

“Birlik ve beraberlik ‘dirlik’ demektir”

Faruk ÇALAPKULU (Prof. Dr.) – Ailelerin, Şirketlerin, kurum kuruluş ve ülkelerin kalkınmaları ancak eşgüdümle mümkün olabilir. Bunu sağlamak ailede anne babanın aile büyüklerinin, şirket kurum ve kuruluşlarda ise yöneticilerin ülke için yasamanın, hükümetlerin ve muhalefet liderleri ile parti Merkez Yürütme Kurulların görevi olmalıdır. Tüm bu unsurları denetleyen yüzlerce yılda Türk milletinin kazandığı toplum kültürünün tekrar kazanılması Milli Eğitim’in görevi olmalıdır.

Türkiye istiklal savaşından bu yana gerek siyasi gerekse mali olarak uluslararası platformda hiçbir zaman bu denli hedefe konulmamıştır. Bu durum milletle paylaşılmalı ve sözde değil özde “Misakı Milli” ruhunun oluşması için uluslararası tehditler milletle paylaşılmalıdır.

Nereden ve kimler tarafından söylenirse söylensin Ötekileştirici söylemler, atılan nifak tohumları, tahta kurtları (termit) misali toplum bağlarını içerden kemirerek zayıflatmaktadır. Bunlar tüm toplulukları zayıflatarak çökerten davranışlardır. Bunların mekânsal olarak statlarda, meydanlarda, sokaklarda, şirket merkezlerinde veya evlerde olması bir şeyi değiştirmez. Zira aileden başlayan farklılaşma ülkenin bir parçasıdır.

Şu hâlde sorumlu aranırken önce kendimize, aile birliğimize bakmamız sonrada bütüne doğru son zamanlarda gittikçe artan bu farklılaşmayı üst birliklerde sorgulamamız icap eder.

Bireysel sorumluluklarımız iki noktada odaklanmalıdır:

Öz denetim ile içimizde birlik ve beraberliğin tesisi

Bölücü dış tehditlere karşı savunmada birlik ve beraberliğin oluşturulması.

Yöneticilerimizden beklentilerimiz: Birlik ve beraberlik ruhuna zarar veren medyatik konuşmalar kişisel polemikler yerine kalkınma hedeflerinin tanımlanarak milli bilincin oluşturulmasını sağlamalarıdır.

Ayrımlaşma bir sosyal hastalık olup sadece sportif karşılaştırmalarda değil güncel yaşamımızda da hızla yayılarak istenmeyen noktalara ulaşmaktadır. Bu hastalığın rekabet kisvesi altında algılanarak taraftar yaratmak için kullanılması son derece tehlikelidir. İster etnik ister dini ister fikri ve ya kültürel farklı bir grup arayışı olsun bu gruplar olacaktır ancak aralarındaki rekabet yıkıcı değil yapıcı olmalıdır.

Söğüt’te bir boy sayısında olan Osmanoğullarının 600 yıl Osmanlı yüz yıllarca tek millet tek devlet anlayışı ile farklı etnik ve farklı dini grupları 4 kıtada hoşgörü ile yönetmeye muvaffak olmuştur. İstiklal savaşı ve sonrasında yakın zamana kadar Türkiye’de dış mihrakların tüm gayretlerine bizleri ayrıştırmaya matuf dernekler partiler kurmalarına rağmen birliğimiz bozulmamıştır.

Yüce Türk milleti farklı yıllarda yurtlarını terk etmek zorunda kalan toplulukları kabul etmiş ve onların yaralarını sarmıştır. Bu nedenle Türkiye’den başka yaşayacağımız bir ülke olmadığının ve bu vatanı sonuna kadar savunmamız gerektiğinin bilincindedir.

“Sessiz kalan, onaylıyor, demektir!”

Öcal ULUÇ (Gazeteci / Yazar) – Ülkeyi yönetenlerle, yönetmeye talip olanların en tepelerinden başlayarak, yurdun en ücra köşelerine kadar ulaşan “üslup bakımından da, mana bakımından da çığırından çıkmış” ve de asıl tam da “birlik ve beraberliğin gerekli olduğu” bir süreci yaşıyorken, tam tersine “ayrıştırma ve ötekileştirme yarışına taban yapılan” siyaset kavgası, nihayet spor saha ve salonlarının dışından, içine, tribünlerinden, sahalarına kadar indi ve işte futbolumuzun en üst ve onore kupasının maçında olanlar; tam bir rezalet!

Bitmedi; ülkenin geleceği ile ilgili endişelerin zirveye vurmaya doğru yol aldığını gösteren, acı gerçeğin, “küçücük bir provokasyon fitili ve ateşi ile nerelere ulaşacağını gösteren” dehşet verici bir tablo!..

Elbette, sahaya “futbolcuları ağır yaralayacak ve hatta öldürecek, özel ve sustalı” bıçağı fırlatan gözü dönmüş holigan (Acaba gerçekten bir futbol holiganı mı, yoksa karanlık bazı iç ve dış merkezlerin maşası mı, o da ayrı bir soru) elbette suçludur, amma…

O adama ve ona benzer adamlara yıllar yılı “spora da şiddeti getirerek bulaşma fırsatını hem de artarak verenler” kimlerdir ve olanlardan “asıl sorumlu olanlar” onlar değil midir?..

Say say bitmez, onlar; siyaseti kavga, hakaret arenası hâline getiren siyasetçiler, “sporda şiddete karşı özel 6222 sayılı yasayı çıkaran” ama, yıllardır “doğru dürüst uygulanmayan bu yasa için” sesini sedasını çıkarmayan, “uygulamak isteyenleri” de, milletvekilleri hatta bakanlar olarak “hemşeri gerekçeleri ile” engellemek için  ellerinden geleni yapan Millet Meclisi üyeleri, “yasanın uygulanmasını sağlamak sorumluluğu ile yükümlü olan” ama seyreden hükümetler, bakanlar, Cumhuriyet savcıları, valiler, kaymakamlar, emniyet müdürleri, spor teşkilatı, kulüp yönetimleri ve de “kulüpçülük, reyting – tiraj yarışı içinde kendini kaybeden” medya!..

Bu tablo bütün dehşeti ile ortada iken, şimdi “üç – beş” ve belki de “bu defalık 20 – 30 kişi suçlanacak”, belki de “biraz ağırlığı olan ceza kararları alınacak”, ama sonra; eski hamam, eski tas; böyle gelmiş, böyle gider!..

Samsun’daki statta olanları, Atatürk’e karşı yapılan büyük saygısızlıktan başlayarak anlamaya çalışanlara, GÖZLEM’in manşetindeki haberde yazılı “tüyler ürpertici detayları” okumalarını önererek, sormam gerekiyor; “Balık baştan kokarsa, kuyruğa verilecek ceza neyi çözecek ki?..”

Romalılardan kalma “Latince” bir söz vardır; “Qui tacet, consentire videtur” /

“Sessiz kalan onaylıyor demektir”; sadece bu söz bile “Sporda bugünlere gelişimizin ana sebebini” anlatmıyor mu?..

Her türlü hakkı saklıdır.

Yorumlar - Toplam ( 0 ) Yorum Yapıldı.

Adınız *

Yorum Yaz

yükleniyor...

 Yorumlar

Henüz Yorum yapılammış. ilk yorumu yapan siz olun...

Diğer Haberler

GÖZLEM, “Referandum bugün ertelense” de, ABD’nin ve İsrail’in desteklediği “Kuzey Irak Kürt Devleti” konusunun masada kalma ihtimalini uzmanlara sordu, işte yanıtları…

Gözlem, bu çok önemli konuyu ve geleceğe yansımalarını, sonuçlarını ve “ne yapılması” gerektiğini uzmanlara sordu. İşte o görüşler...

Duayen gazeteci M. Ali Kışlalı, GÖZLEM’in, Kuzey Irak / Barzani Referandumu, “yeni” Diyanet İşleri Başkanı’nın “sekülerizme cihat açışı” başta olmak üzere gündemdeki i...

Gözlem, ekonomimize yön verecek olan bu konuyu masaya yatırdı ve uzmanlara sordu, işte cevaplar…

Gözlem, krizin Türkiye'ye yansımalarını, sonuçlarını ve “ne yapılması” gerektiğini uzmanlara sordu. İşte o görüşler...

AB Komisyonu Sözcüsü Anca Paduraru'nun, fipronil maddesi bulunan zehirli yumurtalara Türkiye'nin de aralarında bulunduğu 40 ülkede daha rastlandığı iddiasına yumurtacı...