Facebook ta paylaştweet leGoogle Plus ile paylaş

Basın ve yayın özgürlüğüne yönelik tehdit ve tehlikeler

22.6.2018
Büyült
Küçült
Haberi Yazdır

“Siyasal görüşlerdeki farklılıklar ve diğer özellikler bakımından kamu kudreti tarafından eşit olmayan işlemler ve davranışlar kitle iletişim özgürlüğünü zedeler, halkın bir kısmını gerçek bilgileri öğrenme hakkından mahrum kılar ve iktidarı serbestçe eleştiremeyecek “besleme” bir medyanın oluşmasına sebebiyet verir.”

Basın ve yayın özgürlüğünün kitlesel olma özelliği sayesinde geniş halk yığınlarına ulaşan medya, kamuoyunun oluşması ve yönlendirilmesindeki etkinliğiyle, iktidarı denetleyen bir faktör olarak yasama, yürütme ve yargı erklerinden sonra “dördüncü kuvvet” olarak kabul edilmektedir. İfade özgürlüğünü kullanabilmenin önemli bir aracı olan medya, sosyal gelişme ve ilerlemede, toplum içindeki dengelerin ayarlanmasında, işbirliği ve örgütlenme düşüncesinin geliştirilmesindeki rolü ile hayatın bir parçası haline gelmiş, başlangıcından günümüze değin özellikle demokratik siyasal hayatta etkinlik ve önemini korumuştur.

Basın ve yayın özgürlüğünün tarihsel gelişim sürecinde en önemli engel olarak devlet yahut siyasî iktidar görülmekte olduğundan bu konuda ilk akla gelen husus, basının siyasî iktidar karsısında bağımsız ve özgür olmasıdır. Ancak günümüz medya yapısında, ulusal ve uluslararası iletişim düzeninde göze çarpan tekelleşme ya da sermaye yoğunlaşması, dağıtım problemleri gibi hususlar basın yayın özgürlüğünün hakikî mahiyetiyle gerçekleştirilmesinin önünde potansiyel birer tehdit yahut tehlike unsuru olarak durmaktadırlar.

Bu sebeple basın-yayın araçlarının kendi içindeki özgürlüğü de en az devlet karşısındaki özgürlük kadar önemlidir. Siyasî iktidarların denetleyicisi rolüne sıkça vurgu yapılan medyanın siyasal iktidar karsısında her yönüyle bağımsız olması, çok önemli bir gereklilik olarak ortaya çıkmaktadır. Bu konuda, ilan ve reklâm verilmesine ilişkin düzenlemelerin yanı sıra politik muhalefete siyasi iktidarların tahammülsüz bir tutum takınması da basın yayın özgürlüğüne yönelik “devlet müdahalesi” biçiminde kendini göstermektedir.

Basın-yayın özgürlüğü, sadece devletin tarafsız bir tutum takınması ve bu özgürlüğün gelişmesine sadece izin vermesi şeklinde anlaşılmamakta, bu alanda devlet tarafından bazı aktif önlemlerin alınması zorunluluğunun da bulunduğu kabul edilmektedir. Bu çerçevede kolektif bir özgürlük ve sosyal bir hak biçiminde ortaya çıkan bu özgürlük anlayışı içinde basın ülkenin ekonomik koşullarının gerektirdiği bazı dönemlerde, bir hak olarak iktidarlardan kendisine kağıt, makine, mürekkep ve benzeri teknik malzeme temini için yardımda bulunulmasını, telefon ve posta gibi kamu hizmetlerinden avantajlı yararlanma imkânı tanınmasını, vergi ayrıcalıkları sağlanmasını, yazar ve muhabirleri için bazı kolaylıklar gösterilmesini isteyebilmektedir. Diğer bir anlatımla söz konusu özgürlüğün sağlanması için devlete düşen sorumluluk sadece pasif bir tutum takınarak müdahale etmemekle sınırlı değildir; devlet, aktif olarak da kitle iletişim özgürlüğünün gerçekleşmesi için gerekli tedbirleri almakla yükümlüdür.

Yazıların ve diğer basılacak materyalin, idari makamların ön denetimine tâbi tutulması anlamına gelen sansüre uğramaksızın basılabilmesi, basın özgürlüğünün en köklü unsurudur. Ancak sadece bu yeterli olmayıp basılan eserlerin serbestçe dağıtılabilmesi de gerekir. Bu yolda çıkarılacak fiilî yahut hukukî engeller basın özgürlüğünü azaltır yahut ortadan kaldırır. Kamu gücünü ve imkânlarını kullanan idare, gerek görevin yapılması gerekse sağlanan olanak ve gösterilen kolaylıklar bakımından basın-yayın organları arasında ayrım yapmamaya özen göstermelidir. Siyasal görüşlerdeki farklılıklar ve diğer özellikler bakımından kamu kudreti tarafından eşit olmayan işlemler ve davranışlar kitle iletişim özgürlüğünü zedeler, halkın bir kısmını gerçek bilgileri öğrenme hakkından mahrum kılar ve iktidarı serbestçe eleştiremeyecek “besleme” bir medyanın oluşmasına sebebiyet verir.

Basın özgürlüğünün bulunması için önceden izin ve ruhsat almaksızın, devlet müdahalelerinden uzak serbestçe basın faaliyetinde bulunulması şarttır. Ancak, basın özgürlüğü ne yalnızca izin almaksızın ve sansüre tâbi tutulmaksızın bir gazete çıkarma ve onu yayınlama hakkından ne de yalnızca bir yazma ve konuşma hak ve özgürlüğünden ibarettir. Basın özgürlüğü, aynı zamanda teknik ve ekonomik uzantıları olan bir olgudur. Bir gazetenin çıkarılması (tıpkı radyo ve televizyon yayını yapılmasında olduğu gibi) ciddî teknik ve malî gücü gerektirir. Bu da çoğu zaman basında tekelleşme veya en azından sermaye yoğunlaşmasını getirir ki, özgür ve saptırılmamış bilgi dolaşımını tehdit eden bir durum ortaya çıkar.

Medyadaki tekelleşme olgusu ise, her yerde her zaman ekonomik iktidar karşısında basın-yayın özgürlüğünün tehlikeye girmesine neden olmaktadır. Bununla bağlantılı olarak manipülasyon, hükümet baskısı, oto-sansür ve patron vesayeti gibi iletişim özgürlüğünün üzerinde medyanın iç işleyişinden kaynaklanan gölgeler de son zamanlarda belirgin bir hal almaktadır. Özellikle hükümetle işbirliği içinde olan, ondan ihale alan ve ona iş yapan sermaye grupları, sahip oldukları basın yayın organları aracılığı ile doğru ve gerçek muhalif haberleri yayınlayamadıkları gibi, siyasal iktidarların beğenmedikleri yazarların işine de son verdikleri görülmektedir. Bunun gibi, hükümet yetkililerinin sorumlu sahip ve yazı işleri müdürlerine verilen haberler konusunda telefon ederek müdahalede bulundukları, basın tarihine “alo Fatih” olarak geçen olaydaki gibi, Başbakan’ın gazetenin sorumlu yazı işlerine müdahalelerinin basın-yayın özgürlüğü yanında demokrasiyi de zedelediği bir vakıadır.

Özellikle demokrasinin “altın kuralları” arasında en önemlilerinden biri olan seçim ve siyasi partiler yasası ile propaganda olanaklarının eşit kullanımının sağlanmasında, iktidarların azınlığın iktidara gelme yollarını tıkaması veya zorlaştırması oyunun kurallarını bozar, demokrasiyi saptırır. İktidar, azınlığın da devletin imkânlarından eşit olarak yararlanmasını sağlamak zorundadır. Kurallar da değişebilir, ancak değişimin ileriye dönük olması, demokratik hak ve özgürlüklerin kullanılmasını kolaylaştırması yönünde olmalıdır. Zira “milli irade” çoğunluk iradesinden ibaret değildir. Milli irade “çoğunluk ve azınlık iradelerinin toplamıdır”. Azınlık iradesinin de sistemin bir parçası olduğu unutulmamalıdır. “Hukuk devletine” inanan ve bunu uygulamakla yükümlü iktidarların en başta gelen görevi, azınlığın çoğunluk haline gelmesini engelleyecek tutum ve davranışlardan kaçınması, propaganda hak ve özgürlüğüne karşı engellemelerde bulunmaması; tam aksine engellemede bulunanları derhal engellemesidir.

Ülkemizde başta Devlet organı TRT olmak üzere 17 TV kanalının 1-20 Mart tarihleri arasındaki yayınlarını inceleyen bağımsız sivil toplum örgütü Demokrasi İçin Birlik İnisiyatifi, 16 Nisan 2017 tarihinde yapılan Anayasa değişiklik (başkanlık sistemi) oylamasında Haberlerde “evet”i savunanlarla “hayır”ı savunanlara ne kadar süre ile söz hakkı verildiğine dair hazırladığı raporda Cumhurbaşkanına 53.5 saat, AKP’ye 83 saat, CHP’ye 17 saat, MHP’ye 14.5 saat, HDP’ye 33 dakika yer verildiği; Canlı Yayınlarda Cumhurbaşkanına 169 saat, AKP’ye 301.5 saat, CHP’ye 45.5 saat, MHP’ye 15.5 saat yer verilirken, HDP’ye hiç yer verilmediği; Tartışma Programlarında da Cumhurbaşkanlığının 20, AKP’nin 115, CHP’nin 20, MHP’nin 7 kez davet edildiği, HDP’nin hiç davet edilmediği belirtilmiştir (26.03.2017 tarihli gazeteler).  

 

“Demokrasinin ‘altın kuralı’ propagandadır”

Görüldüğü gibi, demokrasinin “altın kuralları” arasında en önemlilerinden biri olan seçimlerde propaganda olanaklarının eşit kullanımının sağlanmasında, iktidarlar üzerlerine düşen görevleri gereği gibi yerine getirmemekte veya getirememektedir. Bu nedenle, medyanın belli ellerin eline geçerek tekelleşmeye başlaması, en başta demokrasiye ve demokrasinin varlık nedeni başta iktidar partisi olmak üzere siyasi partilere zarar vermektedir. Yukarıdaki yayın saatleri bakımından aradaki fahiş farka rağmen 16 Nisanda elde edilen “evet-hayır” farkının %1’ler civarında kalması ve üstelik seçimlerin Yüksek Seçim Kurulu kararları ile “şaibeli” hale gelmesi, demokrasimiz ve ülkemiz adına fevkalade üzücü olmuştur. Öyleyse çare, TRT özerkliği yanında, özgür basın ve yayın faaliyetinin sağlanması, bu amaçla özellikle basın yayın faaliyetinde bulunan sermaye gruplarının hükümetle iş yapmalarının yasaklanması gerekmektedir. Gerçekten bu tür bir yasak, sadece gazetecilere değil siyasal iktidarlara da bir “kamu düzeni” yararı sağlayacak, demokrasimizin “altın kuralına” uygun sağlıklı işlemesine katkıda bulunacaktır. Deyim yerindeyse, “gazeteciliği gazetecilere bırakmak gerekmektedir.” Bunda “gazetecilerden” çok “kamunun” yararı vardır.

Ekleyelim ki, basın meslek ahlâkının tam olarak yerleşmemesi, medyaya sahip olan güçlerin aralarındaki gözü kara ticarî rekabet, siyasî, ideolojik yahut kişisel çekişmeler gibi olguların tetiklediği olumsuz gelişmeler de halkın doğru ve tarafsız bilgi edinmesini, ülkenin gerçek gündeminden haberdar olmasını, sağlıklı siyasal tercihlerde bulunabilmek için saptırılmamış bilgiye dayalı kanaate varmasını engellemektedir. Bunun sebebi de herhangi bir pazarda yaşanan tekelleşmenin pazar koşullarını bozmasıdır. Öyle ki, yapılan araştırmalar medyadaki tekelleşme olgusunun toplumsal yapı bozukluğuna da yol açtığını göstermiştir.

Nihayet, ülkemizdeki medya açısından yapı bozukluğunu birkaç ulusal ve uluslararası tarafsız kuruluşun raporlarına bakarak gözlemleyebiliriz:

Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin hazırladığı 2016 Yılı Raporu, sözde AB eşiğinde sayılan Türkiye’nin içinde bulunduğu kara tabloyu şöyle sıralamaktadır:839 gazeteci yaptıkları haberler nedeniyle açılan davalarda hâkim karşısına çıktı; 780 gazetecinin basın kartı sebep göstermeksizin iptal edildi; 189 gazeteci sözlü ve fiziksel saldırıya uğradı;157 yayın organı kapatıldı;10 binden fazla gazeteci işsiz kaldı;159 gazeteci hapse atıldı, 14 toplumsal olaya yayın yasağı getirildi;123 gazeteci yok yere hapse girmek istemediğinden kaçak, aranıyor; Hapse atılan ve aranmakta olan toplam gazetecilerin sayısı 282; 200 civarında devletin bulunduğu tüm dünyadaki cezaevlerinde toplam 348 gazeteciden halen yarısı Türkiye’de… Demokrasinin olmadığı Çin Halk Cumhuriyetinde tutuklu gazeteci sayısı 40…

Uluslararası Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü, Dünya Basın Özgürlüğü sıralamasında 2017 Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi'ni yayınladı. Türkiye, geçen yıla göre 4 sıra daha gerileyerek 180 ülke arasında 155'inci sırada yer aldı. Son 12 yılda 56 basamak düşüş kaydeden Türkiye, geçen yıl olduğu gibi bu yıl da "gazetecilik yapmanın zor olduğu ülkeler" kategorisinde yer aldı. Endeksle ilgili yaptığı açıklamada, Türkiye'ye özel bir bölüm ayıran kuruluş, Türkiye'yi “en ürkütücü ülkelerden biri” olarak tanımladı. Kuruluş ayrıca, cezaevlerindeki gazeteci sayısının Türkiye'yi "dünyanın en büyük gazeteci hapishanesine” dönüştürdüğünü vurguladı. Böylece, Türkiye'nin "kara liste" olarak isimlendirilen en kötü durumdaki ülkelerin arasına girmesine sadece dört sıra kaldı. Endeksin ilk 10 basamağında sırasıyla Norveç, İsveç, Finlandiya, Danimarka, Hollanda, Kosta Rika, İsviçre, Jamaika, Belçika ve İzlanda yer alırken, son sıralara ise Çin, Suriye, Türkmenistan, Eritre ve Kuzey Kore yerleşti.

Merkezi Washington’da bulunan “Freedom Hous (Özgürlük Evi) örgütü yayınladığı Raporda, “Türkiye’nin basın özgürlüğünde “yarı özgür” ülke konumundan “özgür olmayan ülke” konumuna düşürüldüğünü belirtti.

Kaynak: ÇANKAYA, H., İletişim Özgürlüğü ve Yayın Denetimi, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara 2001, s.39;GÜNLER, K. Teoride ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararlarında Kitle İletişim Özgürlüğü, Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Kamu Hukuku Anabilim Dalı Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Erzurum, 2006, s.32

Her türlü hakkı saklıdır.

Yorumlar - Toplam ( 0 ) Yorum Yapıldı.

Adınız *

Yorum Yaz

yükleniyor...

 Yorumlar

Henüz Yorum yapılammış. ilk yorumu yapan siz olun...

Yazarlar
Website Security Test