Ana Sayfa / 

“Tanrı” cahillerine ders!..

1.12.2017
Büyült
Küçült
Haberi Yazdır

Nihat Demirkol

Dostum, sevgili kardeşim, yazar ve müzisyen Nihat Demirkol, 27 kasımda Hürriyet EGE ekinde “bir yazı yazdı”, ama “pir” yazdı!..

“Ne yazdı, neden yazdı”; onun “sütunuma tamamını aldığım” yazısında var!..

İşte, bir Türk olarak binlerce teşekkür ettiğim “Tanrı Misafiri” kapıda mı kalsın?” başlıklı o yazı:

                                                                            ***

 Haziran 2016 tarihli Gazete arşivleri diyor ki; “Mersin'de M.U. adlı bir kişi TBMM Dilekçe Komisyonu’na başvurarak, askerin yemek duasında ‘Tanrımıza hamd olsun’ yerine -Allah- kelimesinin kullanılmasını istedi. Komisyon, talebi Millî Savunma Bakanlığı’na sordu.

Bakanlık, ‘TSK’da yemek duası uygulamasının, yıllardır devam eden yerleşik bir uygulama olduğu değerlendirilmiştir’ yanıtını gönderdi…” Bu girişimin, aslında bir prova olduğunu yeni anlıyoruz. Çünkü “Ordumuzun geleneği, 1 yıl içinde buharlaşmış” olmalı ki, geçen hafta, birliklere gönderilen emirle, “Mehmetçik”in yemek duası “Allah’ımıza hamd olsun, milletimiz var olsun” şeklinde değiştirildi. Gelenek deyince, pek eskilere uzanmak gerekiyor aslında… Kara Kuvvetlerinin kuruluş tarihi olarak, Büyük Hun İmparatoru Mete Han’ın tahta çıkış tarihi olan “M.Ö. 209” yılı esas alındığına göre, yerküremizin, (temeli vahye dayanan) semavî din olarak, sadece Musevîliği tanıdığı bir dönemden söz ediyoruz. Yani, Orta Asya lugâtında sadece “Tengri - Tanrı” mevcut ve Peygamber Ocağı’nın, “Allah” sözcüğü ile tanışmasına, daha yaklaşık 800 yıl var… “Arada yaşananlar”a dair özel bir takıntınız yoksa gündemi meşgul eden duadaki “Yaratıcıya şükran” niyetini, 1277’de, Karamanoğlu Mehmet Bey’in, “Şimdengerû, divânda, dergâhta, bargâhta, meydanda, çarşıda, pazarda Türkçeden özge söz söylenmeye...” şeklinde bilinen fermanıyla buluşturmak mümkündür. Zaten, İlhanlı hükümdarı Gazan Mahmud’un bastırdığı paranın arka yüzünde de, (günümüz Türkçesiyle) "Muhammed Allah’ın elçisidir. Ebedi Tengri’nin gücüyle...” yazıyordu ve dilin arılığını aynı yüzyılda, “-Yaradan-dan ötürü…” berraklığına taşımaya çalışıyordu; “Tanrı bîzar bahîllerden”diye dövünen Derviş Yunus…

Macar Halk Edebiyatı Bilgini Ignaz Kunoş, 1926 yılında İstanbul Üniversitesi'nde verdiği konferansta, 1885 İstanbul’unu ve 13. yüzyıl Türkçesinin, sokakta hâlâ yaşadığını şöyle anlatıyor: "Gel Şehzâdebaşı'ndaki sakin kahvelere… Direklerarası’ndaki kıraathanelere... Biri söylerse öbürü dinler. Akşam da oldu ikindi, mumlar şamdanlara dikildi. Şerefeye çıkmış müezzinler, Kıble tarafına dönüp ellerini yüzlerine örtüp, ince ince ezan okumaya başladılar: Yoktur tapacak / Çalabdır ancak…"

Ziya Gökalp ise, “Bir ülke ki camiinde Türkçe ezan okunur / Köylü anlar mânasını  namazdaki duanın... / Bir ülke ki mektebinde Türkçe Kur’an okunur / Küçük büyük herkes bilir buyruğunu Huda'nın... / Ey Türkoğlu, işte senin orasıdır vatanın…” dizelerinde, “Hudâ” seslenişiyle, başka bir daha kapı açar. Zira, nereden dolaşırsan dolaş, “inanç”, aynı kapıya çıkmaktadır. Yüzyıllardır, yaratılmışın kucakladığı “zengin mânâ bahçesi”nde, “ Arapça, İlâh, Farsça Hudâ, İbranice Râb, Keldanice Lâha, Aramice Elâha, Süryanice Alaha, İngilizce God, Fransızca Dieu, Almanca Gott, Anadolu Aleviliği’nde Hak, Hristiyanlık’ta Rab, El, Elî, Elohim, İslamiyet’te Râb, Allah, Allah-u Teâlâ, Mevlâ, Cenâb-ı Hak, Yaradan…” sözcükleri, Rûm Sûresi 22. ayetteki; “Dillerinizin ve renklerinizin ayrı olması Allah’ın ayetlerindendir…” buyruğuna uygun şekilde ve yan yana renk vermiştir.  İsrâ Sûresi 110. Ayetteki; “(De ki) İster Allâh diye yakarın, ister Rahmân diye yakarın, en güzel isimler onundur…” müsaadesi, bin civarında olduğu söylenen "Esmâ-ül Hüsnâ" (Güzel İsimler-i) ile, meseleyi daha da hudutsuz yorumlamaya fırsat verir. “Âşık maşûkunu o yanık yüreği ile istediği gibi nazlatır…” denilmesi de bundandır zaten.  "Ey rahmeti bol Padişâh" diyen Kuddusi Baba, "Ey rahmeti çok Çalab’ım"diyen Yunus Emre, "Birdir Allah, andan artık Tanrı yok" diyen Süleyman Çelebi', "O ezelî Üstâd’ın sözlerini söylerim" diyen İmâm-ı Rabbâni, “Tengri teâlâ sözin Resulullâh sünnetin…” diyen Hoca Ahmed Yesevi”, boşuna nefes tüketmiş olabilir mi ?

Efendim, bu yazıyı yazarken bana, Dede’nin, 19. Yüzyılda bestelenmiş “Ferahfezâ Mevlevî Âyîn”i eşlik etti. Üzerinde, (birlikte yaşamaktan doğan renklerin sesi-notuyla) “Osmanlı İmparatorluğu / Hoşgörü İmparatorluğu” yazan albümün şâheserlerinden biriyle hemhâl olarak yazının sonuna geldik.  Bu beste ve bu “iddia”dan 200 yıl sonra, 21. Yüzyılın ilk senelerinde, başka hiçbir işimiz kalmamış gibi, “Yemek Duası”nı değiştirmeye mesai harcayanların, aslında kötü niyetli olduğunu sanmıyorum. “Din, tarih ve dil konularındaki bilgi eksikliği” o kadar vahim boyutta ki, sonuçta, “estetikten nasiplenmemiş hoyrat müdahaleler” ile ancak buraya varılabiliyor. “Bari” diyorum, “veznini bozmasaydınız; ‘Allah’ıma’ deseydiniz, Yunus’un diline sığınıp ‘Yaradan’a Hamdolsun’ demek bile mümkündü.

“Yazdıklarının, Ege ekiyle ne alâkası var ?” diye soracakları da merakta bırakmayalım; Bu yazıyı, ilk Türkçe Ezanı, İzmir Kuşadası’nda Hüzzam makamında okuduğunu bildiğimiz, (ikincisi Hisar Camii…) “Hâfız Sadık”ın aziz hatırasına armağan ediyorum.   “… Affedersiniz, kapı çalınıyor. Bu saatte kim acaba ?”  Şeytan diyor ki, “Tanrı misafiriyse, açma!” Allah müstehakınızı versin! Daha ne diyeyim?

Haftanın Adamı

Merve Kavakçı

Fazilet Partisi’nden 18 Nisan 1999 seçimlerinde İstanbul milletvekili olan ve 2 Mayıs 1999’da TBMM’de and içme törenine başörtülü gelince meclisten ve daha sonra Bakanlar Kurulu kararıyla ABD vatandaşı olduğunu bildirmediği için vatandaşlıktan çıkartılan ve ABD’ye yerleşerek Washington'da George Washington Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Fakültesi’nde öğretim üyesi olarak görev yapan Merve Kavakçı Temmuz ayı başında Bakanlar Kurulu kararı ile Türk Vatandaşlığına geri döndü. Son “Büyükelçiler kararnamesi ile” de Malezya nezdinde Kuala Lumpur Büyükelçiliği’ne atandı.

Kavakçı, ABD vatandaşı olduğu gün, “şu yemini” etmişti; “Burada, önünüzde, şimdiye kadar tabiiyetinde bulunduğum her türlü devlet tabiiyeti ve egemenliğini reddettiğime; bundan böyle ABD Anayasası'nı ve yasalarını iç ve dış düşmanlara karşı savunacağıma; ABD'ye bağlılık ve sadakat göstereceğime; kanunun gerektirdiği hallerde ABD ordusuna hizmet vereceğime; kanunun gerektirdiği durumda sivil yönetim altında ulusal önemi olan işlerde çalışacağıma ve bu yükümlülükleri özgür bir şekilde, akıl sağlığım yerinde ve samimi olarak üstleneceğime yemin ederim. Tanrı yardımcım olsun.”

Siz söyleyin sevgili okurlarım; Kuala Lumpur Büyükelçimiz “Haftanın Adamı seçilmeyi” hak etmedi mi?..

Sözün Özü

Siyaset ve Spor yazmasam, “kimse kırılmasın, gücenmesin”, TV’lerin haberlerinden ve haber programlarından bir tanesini bile seyretmezdim. Gene “kimse kırılmasın, gücenmesin” gazetelerin haberlerinin de, yorum köşelerinin de bir tanesini bile okumazdım; “nefes alamaz” hâle geldim, boğuluyorum, adeta. Ey siyasetçiler, “hepinize” soruyorum, düşünün ve anlayın artık; benim gibi 62 yıllık gazetecilik hayatında “neler görmüş, neler geçirmiş” bir gazeteci bile bu hâle gelmişse, halkım “bu kabusun içinde” nasıl yaşıyor?..

Her türlü hakkı saklıdır.

Yorumlar - Toplam ( 0 ) Yorum Yapıldı.

Adınız *

Yorum Yaz

yükleniyor...

 Yorumlar

Henüz Yorum yapılammış. ilk yorumu yapan siz olun...