Ana Sayfa / 

“Sivil toplum örgütleri demokrasiyi güçlendirir”

21.12.2013
Büyült
Küçült
Haberi Yazdır

Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Avrupa Birliği'nin işbirliği ile sürdürülen Parlamentolar Arası Değişim ve Diyalog Projesi çerçevesinde düzenlenen "Sivil Toplum Diyalog Forumu" İstanbul'da gerçekleştirildi



Diyalog Forumu'nun ikinci oturumunda yasama sürecine sivil toplum örgütlerinin katılımı konusunda değerlendirmelerde bulunan Batı Anadolu Sanayici ve İşadamları Dernekleri Federasyonu (BASİFED) Başkanı Sıtkı Şükürer, oturumda yaptığı konuşmasını Gözlem okuyucularıyla paylaştı...

Sivil toplum ve demokrasi

21.yüzyılda toplumu oluşturan fertlerin birden fazla yüzü vardır. Kişiler makro ölçekle etnisik ve dini kimliklere sahipken aynı zamanda işçi-işveren, zengin fakir, İzmirli, Kayserili, Fener’li, GS’li, Motosiklet tutkunları, lezzet düşkünleri, sigara düşmanları, Asansörcüler, … gibi pek çok mikro payda da gruplaşıyorlar, ortak bir menfaat ve hedef doğrultusunda bir baskı grubu oluşturuyorlar.

    Demokrasi; bu yönüyle demokratik baskı gruplarının güçleri oranında biçimlendirdiği bir mozaik dengedir aslında.

    Şüphesiz, buralardan kestirmeci bir yaklaşımla, böylesi bir tanımlamanın sadece batı tipi demokrasiler için geçerli olabileceği sonucuna ulaşılmamalıdır.

    Her ne kadar sivil toplumculuğun batı değerlerinden neşet etmiş olduğu düşünülse de bu yaklaşımın bir “kabul”, hatta “ezber” olabileceği ihtimalini de gözden uzak tutmamak gerekir.

    Batı tipi demokrasilerin tarihi aslında “birey”in özgürleşmesi serüvenidir.

    Eski Yunan’da elit demokrasisi ile başlayan süreç, Pagan Roma despotizmi, Uhrevi ve dünyevi hayatın tek hakimi iddiasıyla bireyi yok sayan  Papalık kurumu, bu baskıya karşı koyan burjuvazinin ağır ağır palazlanması, hayatın “her iktidar Allahtan gelir” ilkesi yerine “Sezar’ın hakkı Sezar’a, İsa’nın hakkı İsa’ya noktasına evrilmesi, hepimizin bildiği batı medeniyeti sürecinin yeşermesi ve gelişmesinin tarihini oluşturmuştur.

    Bireyselleşme, bir yönüyle kişinin yalnızlaşma sürecidir aynı zamanda.

    Mutluluk kavramını materyal refahla özdeşleştiren kültür, zaman içerisinde aidiyet ilişkilerinin bu anlayışa paralel biçimlemesine yol açmış, yabancılaşma olgusunun derinleşmesi, bir “ben merkezci” itiraz gruplarının oluşmasına neden olmuştur.

    Doğu medeniyetinde, özellikle İslam coğrafyasında bu serüven farklı tecelli etmiştir. Oraya, bilahare geleceğiz.

    Batı, her ne kadar içinde “vicdan diye ifade edebileceğimiz bir özeleştiri sübabı oluşturmuşsa da, temel meselelerde ne ölçüde etkili olduğu çok tartışmalı bir görünüm arz eder.

    Bu böyle olmakla beraber, mikro menfaat gruplarının, artan iletişim olanakları sayesinde, tesis edilmiş özgürlük ortamı ve tartışılmaz hale getirdiklerin temel hak ve özgürlüklerin koruyuculuğunda kamuoyunu etkileme gücü açık bir vakadır.

    Pek çok örneğini yaşadığımız şekliyle, bazen kendi içinde örgütlenen sivil toplum inisiyatifleri, kendi sorunlarını toplumun bütününe sahiplendirebiliyorlar ve müthiş bir moral ve ekonomik baskı oluşturabiliyorlar.

    Bu durum, ister istemez karar verici büyük grupları da etkiliyor.

    Karar vericiler bazen, siyasi iktidarlar, muhalif partileri, yargı olabiliyor, bazen de ekonomik gücü yöneten ve kendini makro politikaların belirlenmesinde hak sahibi gören “büyük STK’lar için geçerli oluyor.

    Bu nokta da büyük STK’lar deyince, TÜSİAD ve benzeri kuruluşlar için bir parantez açmak gerekir, diye düşünüyorum.

    Dünyanın her yerinde büyük sermaye grupları ülke kaderinde etkindir.

    Batı uygarlığı; Küreselleşme olgusu, Bilgi toplumu, Berlin duvarının yıkılması, ekonomik gücün yüzünü yüzyıllar sonra yine Uzak Asya’ya çevirmesi gibi birtakım sebeplerle, var olan birikiminin devamlılığını temin için, tedirginliğini en aza indirecek siyasal ve ekonomik modellerini, tüm yeryüzü sathına yaymak için çaba sarfediyor.

    Bu durum, söylem bazında da olsa tüm dünyada son otuz yıl içerisinde bir içi boşatılmış “demokrasi fetişizmine” yol açmıştır. 

    Esasında, ne ölçüde samimiyet vardır veya ne boyutta başarılı olunmuştur, bunlar ayrı meselelerdir.

    Ancak liberal ekonomik görüşü öneren hatta dayatan ve bu yönü itibariyle mevcut zenginliği kollayan bir model, batının hukuku ve demokrasi anlayışı ile özdeşleştirilerek bir paydaya oturtulmaya çalışılmaktadır. 

    Vaka Şangay Beşlisi bu modelin sadece ekonomik yönünde mutabıktır ve batı pragmatizminin elinden bir şeyler gelmemektir, bu da ayrı bir konudur.

    Ülkemizde de, bir önceki paragrafa dönersek, batı sermayesine entegre olmaya çalışan sermaye grupları, batı tipi demokratik değerlerin savunuculuğunda, en azından söylem bazında, bayraktarlık rolü üstlenmeye çalışmaktadır.

    TÜSİAD’ın Güneydoğu Raporu ile başlayan ve AB sürecine her yönüyle sahiplenilen tutumunu bu gerekçelerle birlikte değerlendirmekte yarar vardır.

    Hal böyle olunca, bugün sivil toplum Kuruluşlarımızın ve onun bir örneği olan iş derneklerimizin önemli bir kısmı demokrasi havarisi görünümdedir.

    Bu iyi bir şeydir. Hele yüzde yüz batı toplumu gibi olsaydık, tam da üzerimize oturan çok iyi bir şey olurdu.

    Ancak ne var ki, bu toplumun gelişimi yüzyıllar öncesinden batı uygarlığından farklı bir çizgi izlemiştir.

    Her şeyden önce batı tarihinin evrilerek, bireyi önceleyen ve bağlı olarak birey odaklı bir anlayışla yeşerttiği “vicdan” kavramı ve onun içindeki “bencil tını”, doğu toplumlarında, hele İslam coğrafyasında tam bir karşılık bulmamakta, hatta “muteber” addedilmemektedir.

    Buralarda tecelli eden kültür bireysel inisiyatifi çok primlendirmemektedir.

    Müslüman coğrafya, “vicdan” kavramı yerine “merhamet” kavramı geliştiren, “Allah rızası için” davranılması gerektiğini iddia eden, daha anonim bir anlayışı içine sindirmektedir.

    Bu temel farklılık sivil toplum anlayışlarına da yansımaktadır.

    Bu dünyayı “yalancı dünya” addeden ve bu yaklaşımın önemli etkisi sebebiyle, materyal refah yönünden batı dünyası karşısında “yenilmiş medeniyet” fotoğrafı veren İslam coğrafyası, bu anlayışlarına paralel, ekonomik rasyonalitenin  ön planda olmadığı, daha ziyade manevi değerleri önemseyen sivil toplum modellerini tercih etmiştir.

    Belki de tarikat ve cemaatleri, bu anlamıyla sivil toplum kuruluşu olarak değerlendirmek gerekir.

    Vaka, hayat maneviyattan ibaret değildir ve paranın kuralları evrenseldir. Hani, bilinen deyişle Altın Kuralı tanımlarken, “Altını olan Kuralı koyar” ilkesi, dünyadan ve batıdan kopuk bir ekonomik ve bağlı olarak sivil toplumculuk anlayışına cevaz vermediğinden, ister istemez kendi ekonomik hinterlantlarına yönelik, özünde yüzde yüz batı olan, ambalajlanmış ekonomik modellerle, korumacı çerçeveler oluşturduğu da açık olarak gözlenmektedir. 

    Sukuktan, helal gıda sertifikalarına meseleye böyle bakmak gerçekçidir.

    Zaten Yeni Türkiye’de iktidarda olan anlayış, her yönüyle refaha taliptir ve kendi geleneklerine göre, epey bir yüzyıllar boyu unutulmuş bir zihniyetin kabuğunu kırma çabasındadır.

    Yine, “hizmet hareketinin” bu denli revaçta olmasının ana nedeni, benzerlerine göre çok daha “dünyevi” olması, batı kuralları ile para kazanmaya kendini uyumlaştırma çabalarıdır.

    Hal böyle olunca, bu anlayış da kendini temsil eden “ruhum doğuda, aklım batıda” bir yapılanmayla MUSİAD, Tuskon gibi sivil toplum kuruluşlarını oluşturmuştur.

    Netice itibariyle Türkiye’de sivil toplum kuruluşları serüveni, yeni İslami iklimin de etkisiyle bir kültürel etkileşim ve sentez sürecindedir.

    Bu ülke 76 milyonun yaşadığı, 780 000 km2 lik büyük bir ülke .

    Şüphesiz genelleştirici, kategorize edici yaklaşımlardan kaçınmak gerekir.

    Ancak, şurası açık ki, her toplum, geçmişi ile günün gerçeklerini harmanlayarak, biraz dönüşerek biraz dönüştürerek bir denge oluşturuyor.

    76 milyon, içinde batı değerlerini bir biçimde içselleştirmiş insanları da barındırıyor, tamamıyla reddedenleri de.

    Sözlerimizi toplarken, bu ülkenin her yönüyle bir geçiş süreci yaşayan ve bu anlamıyla 21.yüzyıla dair dengesini oluşturmaya çalışan bir “demokrasi acemisi” olduğu gerçeğini gözden uzak tutmamamız gerektiğini vurgulamak istiyorum.

    Demokrasiden ne anladığımıza dair zihinleri karıştırıcı yorumlar yapsak da, karartılmayan gerçeği insanların mutluluğunu hedeflemesidir.

    Zaten her felsefe, inanç, kültür ve medeniyetin nihai amacı budur.

    Bu ülke ulus-devlet ideolojisinin koruyuculuğunda demokrasi ikinci plana alarak uzunca bir süre yaşadı.

    Bugün kendini mağdur hissedenlerin iktidarında yaşıyor.

    Ancak ülke mağdurları muhafazakarlardan ibaret değil.

    Demokrasi acemisi olmanın sancılarını yaşıyoruz.

    Hani, “denizler durulmaz dalgalanmadan” mısrasını hatırlatan hallerimizle, her bir kesimin diğerlerinin haklarına empati ve sevgiyle yaklaşacağı bir Türkiye dengesini özlemle bekliyoruz.

    Bu denge kendiliğinden veya jakoben yöntemlerle bahşedilerek oluşacak bir şey değil.

    İşte, sivil toplumculuğun önemi burada ortaya çıkıyor.

    Ağacını korumaya çalışan gezi gençlerinden, hayvan hakları savunucularına, Tarikatının değerlerinden beslenmek isteyenlerden, eşcinsel derneklerine, “hakkın verilmediği, alındığı” bir düzlemin oluşmasında sivil toplumculuğa büyük rol düşüyor.

    Demokrasi, ister “medine sözleşmesinden”, ister “Magna Carta”dan bakın final tahlilde insanların birlikte bir arada birbirilerine saygı göstererek yaşamalarını işaret ediyor.

    Bu anlamıyla sivil toplumculuk demokrasiyi güçlendiriyor, denizlerin durulmasına vesile oluyor.

    

 

Her türlü hakkı saklıdır.

Yorumlar - Toplam ( 0 ) Yorum Yapıldı.

Yorum yazmak için üye girişi yapınız! Üye Girişi

 Yorumlar

Henüz Yorum yapılammış. ilk yorumu yapan siz olun...